“Bütün saadetler mümkündür.” ü ve “Sevmek”i e-posta kutumda tutuyorum. sen yazdığında aldığım otomatik e-postalar. okudum ve bir hatırlatma olarak silmedim.
bir süredir askıda duruyorum. yazmadan, konuşmadan önceki askılarda. senle sözleştiğimiz şeyleri erteleyip duruyorum. herkesle konuştuğum her şeyi erteleyip duruyorum. kendimle sözleştiğim şeyleri erteleyip duruyorum. çalışmıyor, tembel, dikkati dağınık değilim. bir çeşit değerlendirmeye ihtiyaç duyuyorum belki de. bir sonraki eşiği geçmeden önce. neyse ki sözler vermemeyi akıl ettim geçenlerde.
eşik deyince görünür görünmez bir sürü değerlendirme ihtimali var. geçmekte olan yılda en sevilen fotoğrafları paylaşmak mı? benim galeride eskimesin dediklerimi aradan çıkarmak mı? sosyal dertler. öte yandan eninde sonunda bir düzlüktür geçilen. hiç çabasız, fark etmeksizin, biz bir şey yapmazken geçip giden saniyeyi saymak mı? yoksa bunu bir fırsat bilip bir nokta koyup sayfaya değerlendirip yeni bir sayfa açmak mı? klişeleri fırsata çevirmek?
birikti ben bu soruları sorarken kendime. biraz daha duracağım sanırım.
sana okuduğum son kitaptan1 bahsetmek var mesela. kitap içime sakin sakin yerleşiyordu, bir çeşit huzurla. ses etmedim. ama sona doğru şiddetlendi taşınma. her taşınma sırasında olabilecek izler bıraktı, eşikte, mobilyalarda. mobilya zihnim oluyor buradan baktığında. eşik bir nevi zihinsel mekânımın eşiği. neydi sherlock’un söylediği? zihin sarayı? saraya sakince ayaklarını silip girdi günlerce de bugün kapıya çarptı son kelimeleri. metaforlar işte.
unutmamak adına not düşeyim: bir suçun bedelini neden fail değil de suçun nesnesi ödedi. sokakta düşüp dizini yardı diye ya da sokakta dayak yedi diye eve dönünce azar/dayak yiyen annem gibi. her şeyi hafifletip alırım zihnime, bu ağır geldi, bu gözümü kaçıramayacağım kadar ağır ve çirkin.
bir de lineerlik meselesi var. lineer olan nedir? her şeyi birbiriyle eşitleyen çin resmi diyor yazar, biz osmanlı minyatürü de diyebliriz. lineer olan nedir? herkesi bir merkezin çevresinde görece önemsiz varoluşlara çeviren bakış mı? yoksa merkezi de yok sayan, her şeyi ve herkesi görece önemsiz varoluşlara çeviren bakış mı? ikincisi de gizli bir merkeze sahiptir. allah’a. onun karşısında eşitler diğer her şeyi ve herkesi. nesneye indirger. ha allah’ın karşısında eşitlenmişiz ha tanrısal bir güzelliğin karşısında. ha bir dış göz olmuş bakan, görünmeden gören gözün ışığı altında aydınlanmış evren ha göksel görünmeyen gözün ışığında. hiç bir şey değişmiyor. hepsi aynı şeyi söylüyor. merkez kaybolmuyor, yer değiştiriyor. rönesans hiç bir şey yapmıyor bu açıdan bakınca. göksel ışığı yeryüzüne indirmek dışında.
resim de yazı da dinamiği mıhlıyor kağıda. bak foucault’cu olmadığım yere geldik. tanıma hapsetmekle görsele hapsetmek farksızlığına. okurken kafamda canlanan resim benimdir. yüzyıllık yalnızlık okurken kafamda hep aynı avlu belirir, çocukluğumdan kalma. anlam psikanaliz gerektirir. o avlunun ve yüzyıllık yalnızlık’ın anlamı.
resme bakarken duygu benim tarafımdan üretilir. ben koyarım adını, iyinin güzelin, çirkinin yanlışın. neşenin kederin. çığlık atan papa beni neşelendirir.
çizer gibi yazanlar yok mudur? belki marquez böyle değerlendirilebilir. ben gördüğümü anlatırım, yorum yapmam diyen gazeteci kayıtsızlığıyla.
neşeli bir savaş sahnesi çizilebilir mi? sadece renkleri değiştirerek. bence evet. bir resme bakınca ne hissetmen gerektiği de beliriverir. “ikarus’un düşüşü sırasında bir manzara”yı hatırla.
gerilim yaratmadan hiç, baştan söyleyip hikayenin sonunu bir kitap okutulabilir mi yine de? bakınız konu yine marquez’e geldi ki son dönemde kendisini okumaktan eskisi kadar zevk almıyorum. huzuru artık kitaplarda arıyorum. onca olay kayıtsızlığa da bürünse huzur vermiyor.
duygu ve anlam süpriz bozan (“spoiler” yerine kelime aradım) olmaktan, önbelirlenimden kurtulabilir mi?
öte yandan ben huzur vermiyorum. yazın tarzım zevklerimi geriden takip ediyor. belki bu yüzden kısa tutmalı. es’lerin dozunda olduğu bir yıl dilerim.
- Audrey Magee, Koloni ↩︎
elegimsagma için bir cevap yazın Cevabı iptal et