Blog

  • Kuşçuluğa Giriş

    2002’ye ışınlanıyoruz. 14 yaşındaki Nazlı kuş gözlemciliğinden haberdar ama ne internet var doğru düzgün ne tanıdığı başka kuş gözlemcisi… Böyle böyle not alıyor gördüğü kuşları. Ama ne heyecan! 🐦‍⬛ 

    Geçenlerde Sinan’ın bile tam olarak kuş gözlemciliğine neden, ne zaman başladığımı bilmediğini konuşuyorduk. Bu yazı biraz bu sebeple, biraz da her şey dramatik bir biçimde değiştiği için yazılıyor.

    Kuş gözlemciliği diye bir şeyden ne zaman haberdar oldum emin değilim, ama Bilim ve Teknik okuruydum ve bir sayısında çıkan küçük kustr.org ilanını gördüğümü ve ilana bakıp “Ya evet, kuş gözlemciliği diye de bir şey var.” dediğimi hatırlıyorum. Netleştirmek adına söylüyorum, zaten Bilim Çocuk değil Bilim Teknik okuyacak kadar “nerd”tüm. Oysa ki çocuk denecek yaşlar benim 5. sınıfım, 1997. Yine de kustr.org ilanını gördüğümde yıl 2002 falan olmalı.

    İlköğretim boyunca hobileri veya büyüyünce olmak istediği şey sürekli değişen bir çocuktum. (Böyle olmayan beni bulsun, bir şey danışmak isterim.) Bu yüzden ebeveynlerime “Kuş gözlemcisi olacağım.” dediğimde de sade bir “OK” ile cevaplandım.

    İlk dürbünümün alınması bundan üç sene sonraya tekabül ediyor sanırım. İlk rehber kitabım da benzer bir zamana tarihleniyor. Türkiye’nin ve Avrupa’nın Kuşları. (Link yok :)) Arada bir Tübitak yayınlarının “Kuşlar” kitabı geçti elime. Oradan pratiğin nasıl icra edildiğini az öğrenmişim belli ki. Yukarıdaki notlar onun eseri. İlçe tarım müdürlüğü’nden rehber kitap isteyip kendilerini şok etmişliğimiz de var Ayla ile. 1 2

    Kuş gözlemciliği örneğin ilk İzmir seferimin (2007 – 2010) kurtarıcısı oldu. Çünkü örgütlü bir kuş gözlemcisi topluluğu vardı ve aktif olarak bir araya geliyorlardı. Okumakta olduğum DEU İşletme Fakültesi’nin “networkinginin” aksine sade ve olduğun gibi kabullenildiğin bir arkadaşlıktı. Kendilerine söylemiyorum ama o dönem kuş gözlemciliği aracılığı ile tanıştığım insanların hepsinin hâlâ hastasıyım.

    Bu pratik İstanbul’u da çok kolaylaştırdı benim için. Nereye gidersen git, kuşçuları bul ve hayatta kal. Öyle yaptım. İstanbul’da geçen üç yılımı (2011 – 2014) halen çok iyi anarım. İstanbul’da öğrenci olmak, haftanın yedi gününün altısında kuş bakmak, kuş kitaplarında başkalarının el yazısını bulmak. (Bu kadar romantizasyon yeter mi Duygu?)

    Dürbün ve pek çok kitap edindim zaman içinde ama üstüne bir fotoğraf makinesi eklemedim kuşçuluğumun. Bu elbette başta kuş fotoğraflamaya yetecek ekipmanın pahalı olmasıyla ilgiliydi. Şimdi de arazide onun ağırlığını istemememle ilgili. Bu yüzden halen notlarım şu şekilde.

    Samsun Cernek’teki kuş halkalama istasyonunun bir ibadethane olduğunu düşündüm hep. Burada geçirdiğim parçalı yedi hafta bana hep bir şekilde iyi geldi. Halkalama istasyonlarının rutini şu şekilde: Saat başı ağları kontrol etmek, ağa takılan kuşları toplamak, ayaklarına halka takılmasının ardından doğaya salmak. Sonra o kuşun aynı veya başka istasyonlarda yakalanmasını ve böylece ondan haber almayı beklemek. Bu sayede göç yollarına ve koşullarına dair bilgi toplamak. Bu bilgi aracılığıyla göç yol ve koşullarını korumayı ve iyileştirmeyi ummak.

    Hep şöyle açıkladım insanlara kendimi: Erken dönemde yazmayı alışkanlık haline getirdim. Sonra kuş gözlemciliğini kendime ekledim. İkisinin birleşiminden şöyle arazi notları doğdu.

    Hak çalışmalarına girişimi henüz yapmadığım için kadınlara bir takım atamalar yapılan bu notlar 2013 – 2014 civarı gerçekleşen 3. havalimanı ÇED raporu arazilerinden. Terkos Gölü boşaltılırken, yani aslında havalimanı çalışması başlamışken biz kuş sayıyorduk. Alanın havalimanına uygun bir alan olup olmadığını anlamak için.

    Bu sabah bir post hazırlığında idim, bu yazının da ilk fotoğrafı olan ilk kuş gözlem kaydımın altına birkaç satır yazıp Instagram’da paylaşacaktım. Bunu halen yapacağım. Bu yazının bir duyurusu olsun diye. Ama altına yazdıklarımın genleşmesine karşı koyamadım ve önce bu yazıyı yazdım. Paralelinde Jabaddams‘ın Twitch yayınını izledim. Yayın boyu kuş halkaladı ve gelen soruların da yönlendirmesiyle kuşlar hakkında çene çaldı.

    Peki bu ara işler nasıl gidiyor? Her şeyde olduğu gibi bu konuda da ataklar halinde çalıştığımdan 2025 başında “Yahu, şu kuş listemi kafamda sıfırlayayım da her şeyi bir yeniden göreyim.” dedim ve yıl kertiği3 dediğimiz listeyi takibe başladım. İlk 100 her zaman kolaydır. Ona dair bir postu Instagram hesabımda yayımladım. Şu sıra 150’lere yaklaşıyorum ama bu bir “kaç kertiğim var?” yazısı değil. Olsaydı Ebird’te görünen listenin tam olmadığını söylerdim. Belli ki söyleme ihtiyacı duyuyorum 🙂

    2002’de dünya üzerindeki az sayıda kuş gözlemcisinden biri gibi hisseden izole kendime el sallayarak yazımı sonlandırdım.

    1. Bakın bu hikayenin bu kısmı Ayla ile 🙂 O yüzden yazarken elim hep biz’e gidiyor. Ben’i de Biz’i de idare edin. ↩︎
    2. Bir de 19 yaşında Ayvalık’tan ayrılana kadar hep babam oldu hikayenin eşlikçisi. Çünkü biliyorsunuz ki arkadaşlar kız çocuğu tek başına dağa bayıra salınmaz. En azından bu coğrafyada. “Yapma” demek yerine eşlikçi olduğu için kendisine de öpücükler buradan. ↩︎
    3. Kertik: Bir kuş türünü görmek, görmüş olduğunuz kuşlar listesine onu eklemek. ↩︎
  • Yoksa ben apolitik miyim? 

    Serkan attı başlığı. Serkan’ın peşine takılmak değilse yazmak, yapmıyorum. Konu mu yok, Serkan mı alelade konuları lezzetli hale getiriyor, bilmiyorum. Önemli de değil. Serkan bana intihal davası açmaz. Açsa komik olur, beraber güleriz ama masraf bir yandan da. 

    Ne diyorduk? Serkan attı başlığı. Serkan’ın derdine düşelim biz de. Hem biraz onun yazısını açalım. Hem de onun kavram setini kullanarak kendi pozisyonumuzu kuralım. Serkan iki şeyi ayırıyor: politik edim ve politik biri olmak. Hadi biz ikincisine politik yaşam diyelim. Politik edimlerin tek başına kişi-yaşamı politik kılmaya yetmeyeceğini okuyoruz hemen sonra. İki soru hemen buraya: 1. Politik edim nedir? 2. Politik yaşam ne kadar politik edimle mümkün olur? 

    Serkan politik edimi kabaca örneklemiş: “Politik bir kimsenin politik edimleri tanınabilir. Eylemlere katılan, boykotta bulunan, Instagram’dan kimi destekleyici veya afişe edici paylaşımlar yapan arkadaşlarım var.” Bu bir yandan politik edimler listesinin bundan ibaret olmadığını da söyleyen bir cümle. Bu iyi. Öte yandan belli ki Serkan bu yazı boyunca “sergilenen” bir politiklikten bahsedecek. Bu da iyi. Politik kişi-yaşam ya da politika birlikte yaşamın doğurduğu bir şey. Poli-tika çoklu ilişkiler ağımızda takındığımız çokça tavrın da adı. Bu sebeple kendinle baş başa bir politiklikten bahsetmek zor. 

    O sırada ben ne yapıyorum? Her konu hakkında görüşlerimi paylaşmıyorum, benim neyden yana olduğumun anlaşılmasını beni tanıyanlara bırakıyorum. “bizi tanıyan herkes bilir, benle ben eskiden beri…” 

    Eylemlere genellikle katılmıyorum. Bir noktadan bir noktaya slogan atarak yürümekteki mantığı anlıyorum. Kalabalıkta bir güvenlik var. Çok seslilik de tüylerimi ürpertir.* Duygusal anlamda beni coşturur. Maalesef iyi organize bir çoksesliliğin insana pek çok şey yaptırabileceğini de düşünüyorum. Örneğin cinsiyetçi küfrettirebilir. “Hepiniz orospu çocuğusunuz.” sloganında tüylerim ürperebilir. Bundan da utanabilirim. Ama hâlâ topluluktaki gücü hissederim. Bu sebeple bir süre sonra şunu fark ediyorum. Bir kalabalığın içinde olduğumuz sürece haklı veya haksız olmak önemini yitirebilir. Kalabalıkta bir şey var. Şimdi burada dursun. 

    Ne dedik? Politika birden fazla kişiyi gerektirir. Kalabalık bir grubun bir ağızdan bir şeyi bağırması duygusal olarak etkilidir. 

    Bir sunum için Castells’in İsyan ve Umut Ağları: Yeni Medya Çağında Toplumsal Hareketler’ini okumuştum. (2018) Aklımda kalan şu oldu: Castells, Türkçesi 2013’te basılan kitabında sosyal medya araçlarının (yoğunlukla twitter) Arap Baharı’larınca kullanımına odaklanıyor ve o dönem için yeni medya araçlarının toplumsal hareketleri nasıl dönüştürebileceğini tartışıyordu. Alternatif haberleşme kanalları açması adına faydalı da buluyordu. Elbette eksi ve artılarıyla. Sonra devletler interneti kesmeyi akıl ettiler. Yine de hakkını vermek gerek ki herhangi bir haberi benim gibi düşünenler arasında yaygınlaştırmak istersem kullanacağım araç sosyal medya olur. 

    Ne dedik? Politika birden fazla kişiyi gerektirir. Kalabalık bir grubun bir ağızdan bir şeyi bağırması duygusal olarak etkilidir. Sosyal medya araçları da toplumsal hareketlerde işe yarayabilir. 

    Peki kalabalık bir grubun bir ağızdan bir şeyi bağırmasının yerini ben ve arkadaşlarımın 24 saatlik hikayelerimizde bir (ve genellikle aynı) şeyi paylaşmamız alabilir mi? 

    Geçtiğimiz aylar bol bol politikaya sahne oldu Türkiye’de ve dünyada. Hepimizin yaklaşık olarak olduğu an haberimiz olan şeyleri birbirimizle paylaşma çabamız hepimizi sıkmış olacak ki hiç birimiz bakmıyor gibiyiz hikayelere. Bir üstteki sorunun cevabını olumsuz olarak vermeye itiyor bu da beni. Sadece bu değil elbette, bu bir gözlemdir. Bir de bunun böyle çalışacağını söyleyen uzmanlar mevcut. 

    Neyse ki bu bir ne yapmalı yazısı değil. 

    Zamanlar önce aldığım felsefe derslerinin bir sonucu olarak bir şeye ad koymakta da bir şeyi tanımlamakta da kötüyüm. Mesela yazıları tamamlamakta da. Başlığa konu soruya cevap vermekte de zorlanıyorum. Politik teori biraz biliyorum. Haberleri düzenli takip ediyorum. En az iki kişiyi içeren tüm durumlarda bir tarafı seçtiğimi biliyorum. Bazı haberleri Serkan’a yolluyorum. Politik teori konuşacak kimse yok diye dert yanıyorum. Siyasetçilerin davranışlarının neye hizmet ettiğini tartışmak biraz bulmaca çözmek gibi geliyor çünkü. House of Cards izlerdik Spacey birey hakkında ifşalar yokken. Sonra onu da izlememek icap etti. Maazallah izlerim de cebine para girer diye. Serkan koş boykot ediyormuşum galiba! 

    *Konu bu değil ama soran olursa baslardan yanayım.

  • hadi burada bir beş dakika kaybedelim*

    illa yürüyeceksek bu yolu önce burada duralım. bir etrafımıza bakalım, koşullarımızı anlamaya biraz zaman ayıralım. aç mıyız, açıkta mıyız, su var mı, giyinik miyiz, barınakta mıyız? bir anlayalım. yetmesin, koşulları mümkün kılan arkaplanı da değerlendirelim. nasıl burdayız, nasıl hayattayız, yakın gelecekte başımıza gelmesi muhtemel şeyler ne? av mı bol, avcı mı yok? hemen sevinmeyelim. çünkü bazen şeyler ilk bakışta göründükleri gibi olmazlar. ancak derinlikli bir ilgiyle kendilerini açık ederler. gerekli ilgiyi, zamanı ayırınca ufkumuza katılan şeyler arasındaki ilişkileri keşfetmenin keyfini sürelim. keşiflerimizin getirdiği heyecanı, neşeyi bir hazmedelim. sonra gideriz nereye isterseniz. avcılar akşama mı gelirmiş? e tamam, az dinlenelim.

    illa gideceksek bir yana, geleceğe gidelim mümkünse. atlamasız, kaçamaksız bir gelecek olsun aradığımız. ileri sarmak falan yok öyle. illa tarihten dersler çıkaracaksak ama, illa geriye gideceksek şimdinin koşullarıyla benzeşen koşullar bulalım hiç değilse.

    • daha önce de avcılar böyle gündüz vakti yok olduydu ortadan şükran, inanmazsın. sandık hepten gittiler.
    • e ne olmuş da kız?
    • yan köyden bizon sürüsü geçecekmiş. onlar daha etliymiş. ona gitmişler. akşamına bizonlardan tepiği yiyip geri geldiler.
    • mevsimlerden neymiş sevcan?

    şükran kadar akıllı olalım mesela. koşullar benzeşiyor mu bakalım. mevsimler tutuyorsa oradan muhtemel bir gelecek tahayyül eder, önlemimizi alırız. akşama gelecek avcılar varken şükranla sevcan üzerinde bulundukları kara parçasının pangeadan ne zaman ayrıldığını konuşmasınlar örneğin. ya da onlar ne istiyorsa yapsın biz yapmayalım.

    bence bugünün meseleleriyle ilişkilenmenin kötü yollarından biri 2500 – 3000 sene öncesinin felsefesinden okuya anlaya bugüne gelmeyi hedeflemek. bu hiç bir şey değilse bile bugünün meselelerinden kaçmak gibi geliyor bana. aristoteles’in erdem anlayışı veya platon’un filozof kralı bugünde karşılık bulmaz, anlama bürünmez demiyorum. evet, halen bu kavramsallaştırmaların işe yarayacağı anlar olabilir ama bugünün politikasını anlamak için bakacağımız ilk yer olmamalılar gibi geliyor.

    nazlı’nın savunması

    bu metinle karşıma aldığım şeyi tarif etmek isterim: milattan önce 550’ler civarında thales’le başlatılan batı felsefesi tarihiyle, bunun avrupa merkezli tarih anlayışının bir parçası oluşuyla ve türkiye’deki felsefe okullarında yaygın olarak öğretilenin bu oluşuyla bir derdim var. felsefe bölümlerinden mezun olup filozof olmuyoruz çünkü öğrendiğimiz şey felsefe yapmak değil. öğrendiğimiz şey felsefe yapmışların kavramlarının kabarık bir listesi. kim hangi meseleyi, hangi açıdan ele almış, nasıl değerlendirmiş, nasıl adlandırmış, bir öncekinin benzer kavramından nasıl da farklıymış…

    bu öğrenimin bizde yarattığı iki tür kasılma olduğunu düşünüyorum:

    (1) baştan başlama takıntısı: thales’in içinde yaşadığı antik yunan ile günümüz arasında dramatik farklar olduğu aşikâr. örneğin ben miletos’lularla yaklaşık olarak aynı coğrafyayı paylaşıyorum ama halen yaşayışlarına dair çok az bilgiye sahibim. çokça antik kent geziyorum mesela ama bir anaksimandros’u milet antik kentinde nereye konumlandıracağımı bilemiyorum. apollon kültünde mi takılırdı yoksa -maliyetli olacağı için toprak altından çıkarılmayan- ekonomik alt sınıfların yaşadığı sokaklarda mı? yani anaksimandros’la benim aramda tarih var. binlerce yıllık, kentleri toprak altına gömen bir tarih. o tarihin yarattığı farklılaşma, farklılaşmanın anaksimandros’un düşüncesine yansıyış biçimi, bölümden içeri adımımı attığım anda aşmam gereken bir engel olarak önüme dikiliyor. dünü düşünmemiş biri için uzak bir hedef.

    (2) “bugüne kadar akıllara düşmüş her düşünce zerresini yakalamadan kendi fikrimi beyan etmeyeceğim” kasılması: thales her şeyin kendinden kaynaklandığı maddi kaynağın su olduğunu söyler, herakleitos ateş, bir başkası çıkar hava der. felsefe tarihi boyunca akılcılarla deneyciler çatışır. kant bir şey der, hegel çıkar kant’ı örseleyen başka bir şey söyler. neredeyse her fikir zıddını kendi içinden doğurur. görülür duyulur biçimde ifade edilmiş her düşünce kendi itirazını, karşı cephesini davet etmiş gibidir. belli bakış açılarından karşı çıkılabilecek bir cümle kurmayalım diye tüm felsefe tarihini tarayıp öyle cümle kurmaya çalışmak… ve elbette bu tarama mümkün olmadığından hiç cümle kuramamak… nası desem, korkakça mı desem, sıkıcı mı desem, sahi ne desem?

    karşı tarafın savunması

    felsefenin arkaik travmalarından biri elbette sokrates’tir. şehrin ileri gelenlerini sorularıyla zorlayan sokrates, idam cezasına çarptırılır ve cezanın uygulanmasıyla da ölür. sokrates’in başına gelenler binlerce yıldır felsefecilere ibret olur. öldürülmekten korktuğu için sessiz kalanlara laf etmiyorum. söylediğinizde öldürülebileceğiniz acil olmayan bir düşünceniz varsa günlüğünüze yazın, ecelinizle öldüğünüzde biz okuruz.

    peki acil olmayan düşünce mümkün müdür? belli ki mümkün. felsefe eğitimimden anladığım düşüncenin aceleye gelmediği. bu sefer şakasız. hızlıca sonuçlara atlamayı önermiyorum kimseye. felsefe tarihine bakmamayı da övmüyorum burada. daha çok şunu söylemeye çalışıyorum: içinde bulunduğumuz çağ krizler çağı olarak tanımlanıyor. 1950’lerden itibaren her şey önceki dönemlerin birkaç katı daha hızlı işlemeye başladı. artık her şey acil. dünya kriz yönetimi modunda. kriz yönetimi modu ile felsefe örtüşmez gözüküyor.

    günümüzün felsefe için yaygın seminer başlıklarından biri “felsefe ne işe yarar?”. bir meşruiyet sorununun işareti olan bu soru beni ilgilendirmiyor. ben bu yazıyla “felsefe nasıl işe yarar?” sorusunu yanıtlamaya çalışıyorum. belli ki felsefe tarihinin, en başından günümüze uzanmaya çalışan ama boyu yetmeyen, dört yıla sığmayan bir dökümünün, felsefe bölümlerinde belletilmesini işe yarar bulmuyorum.

    aksine, yolculuğun bugünden başlamasını, felsefenin bugünün sorunlarından tahrik olmasını ve ancak ilgili tahriği canlı tutacak momentlere geri gitmesini öneriyorum. “hadi burada bir beş dakika kaybedelim.” diyorum. kurtaracağımız yıllar hesaba katıldığında buna değer.

    * bu cümle Serkan tarafından kurulduğu günden beri yazısını bekliyordu.

    **şimdinin felsefesi/tarihi konusunda cezbedici örnekler benim için foucault’da karşılık buldu. aynı meselenin kökleri nietzsche’de de mevcut.

  • Sandıktan yeni çıktı: Dostluk Üzerine

    2021 yılının Mayıs ayında yazılmış ve Aposto!’da yayımlanmış bir yazıyı bulduğum gibi yayımlıyorum.

    Bir Nevi Girizgâh

    Merhabalar yeniden, 

    Yazlıklar sandıktan çıktı mı? Dolaplar hafifledi mi? İzmir’e açıkça yaz geldi. Yorgandan battaniyeye ve çok kısa süre sonra pikeye geçişler yapıldı. Bu yaz ev kıyafeti olmayan yazlıklarımızı da kullanırız belki diye ümitlenmekle meşgulüz şu sıralar. 

    Bir yandan da pandemide yemek yaparken veya yerken arkada çalıp duran Friends’in Reunion’ı geldi sonunda. Bugün bu yüzden biraz dostluk üzerine konuşmak gerek diye düşündüm. Felsefe tarihi boyunca dostluğa yüklenmiş anlamlar seçkisi aşağıda.  

    • alesterekop’tan haberler: Geçtiğimiz on beş günde alesterekop’un kendine özel bir instagram hesabı oldu. Gün içinde aklıma düşüveren ama bir bültene dönüşmeyenlerin, gelecek sayıda neyi konuşalımların sohbeti için takip edebilir, mailin yanı sıra bu yolla da bana ulaşabilirsiniz. 
    • Ne dinlesek?: Bugünlerde kafamın içinin bir ifadesi olarak sözlerini Ulus Baker’in yazdığı Bandista parçası Her Şeyin Şarkısı dinlenebilir. Keyifli olsun!
    • Kendine bakmayı öğütleyen ve bu öğüdün yerine getirilmesi için boş zamana ihtiyaç olduğunu söyleyen Antik Yunan’dan yola çıkmıştı son yazı. Bu boş zaman övgüsünün peşinden gitmek yerine ayrımın karşı tarafını benimsemiş, tekniğin, çalışmanın bir övgüsüne meyletmişti. Ucu oldukça açık kalan geçtiğimiz sayının bir devamı veya sonucu olarak görüyorum bu bültenin kendisini. Boş zaman masallarında* bu hafta kendine bakmanın bir başka biçimi olan dostluk üzerine konuşuyoruz. 
    • *Bu akıştaki masal kelimesini kinayeli bir anlamda kullanmıyorum. Aksine birbirimize daha fazla masal anlatsaydık, tadımız daha az kaçardı diye düşünüyorum.

    Dostluk Üzerine

    Yukarıdaki görseli tanıyanların yaşaran gözleri kurulandıysa şu soruyu sorarak başlayalım kendimize: Dostluk nedir? Felsefe tarihinde bu soruya verilmiş iki farklı cevaptan bahsedelim.

    Faydacılarla başlayalım. Kuruculuğu Jeremy Bentham’a atfedilen bu akım özetle şunu söyler: Bir eylem ne kadar çok kişinin yararınaysa ne kadar çok kişi o eylemin sonucunda mutlu oluyorsa o eylem o kadar iyidir. A eylemi x kişiyi mutlu ederken B eylemi 2x kişiyi mutlu ediyorsa, B eylemi A eylemine göre daha iyidir deriz. Tabi eğer bir faydacıysak.

    • Sevim koş, A’lı x’li konuşuyor bu!

    Konuşurum tabi. Zira hangi eylemin sonucunun ne kadar toplam mutluluğa sebep olacağının hesabı için Bentham bir formül de üretmiştir. Formül mutluluğun seviyelerini de sayılarla ifade etmeyi gerektirir.

    • Sevim, bugün on üzerinden kaç mutlusun?

    Hayatın sayılara ve formüllere indirgenebileceğine dair bu naif umudu bir kenara bırakalım, bir de benim fayda kelimesinde bulduğum meşruiyeti tartışmalı anlamlara bakalım:

    Fayda

    Dostluk üzerine düşünürken fark ettiğim bir şey fayda kelimesinin benim için bir “fazlalık” anlamı içerdiği oldu. Bir olmasa da olurluk hali. Sağlığa faydalı besinlerle beslenmeden de yaşayabilirsiniz ama sağlığa faydalı besinlerle daha iyi yaşarsınız gibi. Hep bir zorunluluğun dışına taşan anlam var. Üşenmeyip fayda sözcüğünün anlamını araştırmak isteyenler için söyleyeyim, karşınıza çıkan anlamlardan “kâr” anlatmaya çalıştığım şeyi daha doğrudan karşılıyor. TDK ise “fayda” kelimesini “yarar” sözcüğü ile karşılıyor.

    Epikuros MÖ 341 ile 270 yılları arasında yaşar. Rivayete göre dostlarıyla beraber kurdukları okulda ekip biçerek kendi yağlarında kavruldukları bir hayat yaşarlar. Temel ihtiyaçlarının hemen yanına eklenen bu “dostluk” teması önemlidir. Olmazsa olmazdır. Zira dostlar Epikuros’un felsefesinde bugüne dair bir güvenlik ihtiyacının yanı sıra gelecekte de güvende olmanın garantörüdürler. Nereden çıktı bu güven ve güvenlik bir bakalım:

    Photo by Miguel A. Amutio on Unsplash

    Güvenlik

    • Birçok memelinin aksine insanlar olarak kendi başına hayatta kalamayacak varlıklar olarak geliyoruz dünyaya. Kendi temel ihtiyaçlarımızı giderebilmemiz için en iyi ihtimalle yıllar geçmesi gerekiyor. Hayatta kalışımızı büyürken yanımızda olan yetişkin türdeşlerimize borçluyuz. Kendi temel ihtiyaçlarını giderebilecek yaşa gelmek diğerlerine olan ihtiyacımızı ortadan kaldırmıyor. Öngörülebilir bir evren hayaliyle yaşıyoruz, örneğin bugün hâlâ bilim yapıyoruz. İnsanlığın başına gelebilecek şeylerin listesinde eksik bıraktığımız yerlerden pandemiler çıkıyor. O halde yarının da yaklaşık olarak bugün gibi olmasını dilemek veya bu dileğin gerçekleşmeyeceğinden korkmak hâlâ o kadar da şaşırtıcı değil. 

    Bu tahmin edilebilirliği gündelik ilişkilerimizde de görmek istiyoruz. Sürdürülebilir ilişkiler kan bağına sahip olduğumuz insanlarla kurulabileceği gibi seçili aile demeyi sevdiğimiz dostlarla da kurulabiliyor. Epikuros’un güven vurgusu tam da buna işaret ediyor. Dosta duyulan güven sadece bugünün konusu değil, gelecekte de başa gelecek her tür felakete karşı bir dayanışma garantisi veriyor. 

    Biyolojik bir tür olarak insana bakıldığında türün tüm üyeleri için geçerli olan bir ihtiyacı fayda gibi hep bir fazlalık içeren bir kelimeyle tanımlamanın doğruluğu tartışmalı hale geliyor. İnsanın duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasını bir fazlalık olarak gören tarafaysa ben hiç gelmeyeyim, su çok güzeldir eminim. 

    Bu başlığın altındaki görsel One Piece isimli animenin izleyenleri ağlatan bir sahnesi. Uzun soluklu bir savaşın ardından yan yana savaştıkları bir dostlarına sessizce veda etmek zorunda olan bir korsan tayfasını resmediyor. İzlemeyenler için tarafımdan dolaylanmış meali: Yan yana çalışmak, çatışmak, üretmek de dostluğu perçinliyor. 

    Geçen sayıda çalışmak zorunda olmanın küçümsenişini konuştuğumuzu hatırlayanlar belki şimdi benimle aynı şeyi düşünmekteler. Devasa taşların yerlerinden kaldırılıp piramitlerin tepesine koyulması örgütlü insan gücüyle mümkün olmuştu. Çalışmak zorunda bırakılan insanların örgütlü gücüyle. Şimdi bu büyüklükte fiziksel ve düşünsel taşların altına dostlarımızla beraber elimizi koymanın vaktidir belki. Zira aşk gibi dostluk da örgütlenmektir!

    Bir Nevi Kaynakça

    • Friends Reunion dostluk üzerine düşündüklerimi derleme ihtiyacı duymama sebep oldu. 
    • Hemen sonra da bir zaman önce izlediğim Arkhe Projesi’nin Youtube kanalındaki şu video geldi aklıma. Konuşmaya Hüseyin Deniz Özcan’la Sercan Çapraz’ın onuncu dakikada bıraktığı yerden başlamayı denedim. Onlar politik teoriye dostluğun uygulanmasıyla ilgili konuşmaya devam ettiler.

    On beş gün sonrası için bugünden sözler vermek zor olsa da bu ara aklımda yoğunlukla ilişkiler hakkında düşünceler var. Bu yüzden on beş gün sonra bu konuda konuşmaya devam ediyor olmam muhtemel. Hakkında konuşmak istedikleriniz olursa beni durdurup yeni konu başlıkları açmaktan çekinmeyin dilerim. Bugün 29 Mayıs. 12 Haziran’da görüşmek dileğiyle…

  • Duygu’ya 

    Bütün saadetler mümkündür.” ü ve “Sevmek”i e-posta kutumda tutuyorum. sen yazdığında aldığım otomatik e-postalar. okudum ve bir hatırlatma olarak silmedim. 

    bir süredir askıda duruyorum. yazmadan, konuşmadan önceki askılarda. senle sözleştiğimiz şeyleri erteleyip duruyorum. herkesle konuştuğum her şeyi erteleyip duruyorum. kendimle sözleştiğim şeyleri erteleyip duruyorum. çalışmıyor, tembel, dikkati dağınık değilim. bir çeşit değerlendirmeye ihtiyaç duyuyorum belki de. bir sonraki eşiği geçmeden önce. neyse ki sözler vermemeyi akıl ettim geçenlerde.

    eşik deyince görünür görünmez bir sürü değerlendirme ihtimali var. geçmekte olan yılda en sevilen fotoğrafları paylaşmak mı? benim galeride eskimesin dediklerimi aradan çıkarmak mı? sosyal dertler. öte yandan eninde sonunda bir düzlüktür geçilen. hiç çabasız, fark etmeksizin, biz bir şey yapmazken geçip giden saniyeyi saymak mı? yoksa bunu bir fırsat bilip bir nokta koyup sayfaya değerlendirip yeni bir sayfa açmak mı? klişeleri fırsata çevirmek? 

    birikti ben bu soruları sorarken kendime. biraz daha duracağım sanırım. 

    sana okuduğum son kitaptan1 bahsetmek var mesela. kitap içime sakin sakin yerleşiyordu, bir çeşit huzurla. ses etmedim. ama sona doğru şiddetlendi taşınma. her taşınma sırasında olabilecek izler bıraktı, eşikte, mobilyalarda. mobilya zihnim oluyor buradan baktığında. eşik bir nevi zihinsel mekânımın eşiği. neydi sherlock’un söylediği? zihin sarayı? saraya sakince ayaklarını silip girdi günlerce de bugün kapıya çarptı son kelimeleri. metaforlar işte. 

    unutmamak adına not düşeyim: bir suçun bedelini neden fail değil de suçun nesnesi ödedi. sokakta düşüp dizini yardı diye ya da sokakta dayak yedi diye eve dönünce azar/dayak yiyen annem gibi. her şeyi hafifletip alırım zihnime, bu ağır geldi, bu gözümü kaçıramayacağım kadar ağır ve çirkin. 

    bir de lineerlik meselesi var. lineer olan nedir? her şeyi birbiriyle eşitleyen çin resmi diyor yazar, biz osmanlı minyatürü de diyebliriz. lineer olan nedir? herkesi bir merkezin çevresinde görece önemsiz varoluşlara çeviren bakış mı? yoksa merkezi de yok sayan, her şeyi ve herkesi görece önemsiz varoluşlara çeviren bakış mı? ikincisi de gizli bir merkeze sahiptir. allah’a. onun karşısında eşitler diğer her şeyi ve herkesi. nesneye indirger. ha allah’ın karşısında eşitlenmişiz ha tanrısal bir güzelliğin karşısında. ha bir dış göz olmuş bakan, görünmeden gören gözün ışığı altında aydınlanmış evren ha göksel görünmeyen gözün ışığında. hiç bir şey değişmiyor. hepsi aynı şeyi söylüyor. merkez kaybolmuyor, yer değiştiriyor. rönesans hiç bir şey yapmıyor bu açıdan bakınca. göksel ışığı yeryüzüne indirmek dışında. 

    resim de yazı da dinamiği mıhlıyor kağıda. bak foucault’cu olmadığım yere geldik. tanıma hapsetmekle görsele hapsetmek farksızlığına. okurken kafamda canlanan resim benimdir. yüzyıllık yalnızlık okurken kafamda hep aynı avlu belirir, çocukluğumdan kalma. anlam psikanaliz gerektirir. o avlunun ve yüzyıllık yalnızlık’ın anlamı. 

    resme bakarken duygu benim tarafımdan üretilir. ben koyarım adını, iyinin güzelin, çirkinin yanlışın. neşenin kederin. çığlık atan papa beni neşelendirir. 

    çizer gibi yazanlar yok mudur? belki marquez böyle değerlendirilebilir. ben gördüğümü anlatırım, yorum yapmam diyen gazeteci kayıtsızlığıyla. 

    neşeli bir savaş sahnesi çizilebilir mi? sadece renkleri değiştirerek. bence evet. bir resme bakınca ne hissetmen gerektiği de beliriverir. “ikarus’un düşüşü sırasında bir manzara”yı hatırla. 

    gerilim yaratmadan hiç, baştan söyleyip hikayenin sonunu bir kitap okutulabilir mi yine de? bakınız konu yine marquez’e geldi ki son dönemde kendisini okumaktan eskisi kadar zevk almıyorum. huzuru artık kitaplarda arıyorum. onca olay kayıtsızlığa da bürünse huzur vermiyor. 

    duygu ve anlam süpriz bozan (“spoiler” yerine kelime aradım) olmaktan, önbelirlenimden kurtulabilir mi? 

    öte yandan ben huzur vermiyorum. yazın tarzım zevklerimi geriden takip ediyor. belki bu yüzden kısa tutmalı. es’lerin dozunda olduğu bir yıl dilerim. 

    1. Audrey Magee, Koloni ↩︎
  • sen gerçek hayatta ne yapıyorsun?

    merhaba,

    aşağıdaki metin nisan civarı yazılmış bir oyuncak atölyesi güzellemesi ile başlıyor. yıllar önce yazılıp aposto’da yayımlanmış bir bültenle devam ediyor. hayat kesintisiz bir çizgi gibi yaşanmıyor. ama yine de dönüp dolaşıp benzer kapıları açtığıma göre benim hayattan anladığım bir başlık altında toplanabiliyor. yapacağız, birlikte yapacağız, yüz yüze olacağız. elimizde bunlar var. pratikten de teoriden de kopmayacağız. buradan devam.

    “konuşmayı unutuyor muyum? saf bir tekhne haline mi geçtim yine? bu daha önce de olmuştu. delirmiştim iş iş diye. iş edindim kendime.

    çalışmak korkuyu yener demişti hegel. haklıydı. bir ay öncesine kıyasla çok daha az şeyden korkuyorum. descartes da haklıydı, fiziksel güçlerle zihinsel olanların birbirine yanaşmayan bir yanı var. elim işlerken lafazanlığım duruluyor. yazarken de çalışır ellerimiz, biliyorum. öyle bir çalışma değil ama kast ettiğim, bir sonraki adımın bütünün estetiğinde değişikliklere sebep olduğu, ortaya meta koyduğumuz, eşya koyduğumuz cinsten bir çalışma. o çalışma sırasında konuşmakta zorlanıyorum ben. sorulan sorular için durmam, bahsetmem istenen şeyleri anlamak için elimdeki işi bırakmam gerekiyor. okumaktan yazmaktan alıkoyuyor. belki sadece yorgunumdur.

    çalışırken hepimize bir şey oluyor. hepimize başka bir şey oluyor. kimimiz dalıp süzgeçlerden geçiriyor aklını. dizyem düşünce sızacak gözlerden az daha zorlasa. kimimizin konuşası var, koca bir dünya seriliyor atölyenin dört duvarına. duvar duvar olmaktan çıkıyor. saf renk. yaşar kemal lazım o rengi anlatmaya. duvarlar menevişleniyor?

    hegel haklıydı. malzeme bizi biz malzemeyi dönüştürüyoruz.

    bir oyuncak atölyesi çalışıyor. yazının reklamlar kısmı burada bitti.

    yine aynı soru geliyor: “sen gerçek hayatta ne yapıyorsun?”

    SEN GERÇEK HAYATTA NE YAPIYORSUN?

    dedi bana Levent Kavas. Ben de güldüm, “Bu ne ki hocam, simülasyon mu?” dedim. Adaptasyon sorunu yaşadığım şu gün simülasyon üzerine düşünmeyi tercih ettim.

    Uzun bir aranın ardından merhabalar! 

    Günler yazmadığım için mahçup olmalar, kafamı kesinlikle toparlayamamalar ve deli dolu koşturmalarla geçti. Yaz haftalara, günler sabah ve akşam vardiyalarına bölününce zaman hızlı aktı. Bolu’da trafikte takılıp kaldığımız günün üzerinden en az bir sene geçti. Ömrüme ömürler katıldı. Yaşanan şeyler pişmanlık bırakmadı. Sonra bu yaşananlar yavaşça mahcubiyet perdesini de araladı, neşe o gün hakim oldu her şeye. Şimdi hem neşeli hem buruk, “Ben gerçek hayatta ne yapıyordum?” sorusunun cevabını yeniden bulmaya çalışıyorum. Ama önce neler olduğunu baştan sona anlatma ihtiyacı duyuyorum. Biraz askerlik anısı gibi, ömrümün geri kalanına yayılacak, tekrar tekrar anlatılacak anıları sınıflandırmaya, sıralamaya ve başlamaya hazırlanıyorum. Şimdi her şey çok sessiz.

    Her şey 15 Temmuz 2021 günü başladı. Ön hazırlıklar bitmemişken, ön hazırlık her şeydir demişlerdi bana ama bir yandan da hiç bitmez. Hiç bir şey bitmez. Şeyler şeyleri hazırlıksız yakalarlar. Bu tip durumlarda “kervan yolda düzülür.” Bu yazının kendisi gibi. 

    Bir alanı yaşanabilir hale getirmeye çalışmak, Merve’nin dediği gibi “fikrin yanında yaşamı da üretmek” çok fazla gözetim gerektiriyor. Çizgiler çok ince, özenle tahakküm arasında tehlikeli bir sınır var, kolay geçiliyor. Bir göz hep sınırda, özen tarafında kalarak bir haftalık beraber yaşam alanı kurgulamaya çalışıyoruz. Hepimiz gergin ve yorgunuz ama varmaya çalıştığımız yer kafamızda net, günleri neşeli bitiriyoruz.

    Bu modelin görünür/ bilinir ilk örneklerinden biriydi Nesin Matematik Köyü. Daha iddiasız bir ifadeyle benim tanıdığım ilk örnekti. Birileri formal eğitimden memnun olmamıştı da liseliler için ileri düzey matematik okulları yapmaya başlamıştı dağın başında. Bir inzivaya çekilmek gibi ama inzivaya başkalarını da davet ederek. Sonra üstüne tiyatrocular eklenmişti. Bir grup sosyal bilimlere meraklı genç bu mekanları kullanarak kendi kamplarını düzenlemeye başladılar. Şirince’de bir alternatif kampüs serpildi. 

    Alternatif kelimesi aşınalı çok oldu, kabul. Yine de ana akımın kendisi asık suratlı, gri duvarlı, hocadan çok bürokratlı haliyle uzun zamandır itiyor gençleri. Evet, iddiam bu. Yüzü suyu hürmetine okula gittiğimiz sayıları ikiyi geçmeyen hocalarımız, bir de anlam yüklenmiş kağıtlar ve bu sayede bir hayat edinme arzularımız olmasa vallahi kapısından geçmeyeceğiz hiç birimiz. Üniversitenin. Ama akademinin kendisi, öğrenmenin kendisi, ufku gündeliğin üstüne veya gündeliğin derinine doğru genişletmenin kendisi halen çok çekici. Bu çekime kapılmış bir grup sosyal bilimlere meraklı gencin arasına karışma fırsatı buldum bu yaz.

    Sonrası üst üste yığılan duygular, düzensize doğru akmaya hazır bir ırmağı yolunda tutma çabaları. Hem derse girip hem akşamcılığı pratik edip sabah da mıntıka temizliği ne alemde kontrolü… Orman yangını çıkmasın diye sabahları 06:00’da uyanıp orman arazisini de kapsayacak şekilde yanıcı alt örtüyü kaldırma ekipleri… Öğlen gölgelik alan, derste minderli sandalye kapmaca… Tam gözler kapanırken sıcaktan, “çok acayip bir şey söyleniyor şu an” diye yerinden sıçramalar… Ünlü hocalar, ünsüz hocalar… Gençlerin yaşlılardan daha çok sevilmesi… Kaide bozan istisnalar…  

    Ömrüme ömür katıldı diyorum ya, beklenen yaşam süremin uzamasından ya da çok mutlu olduğumdan falan bahsetmiyorum. Geçtiğimiz sayıda Marion Milner’ın Kendine Ait Bir Hayat’ını konuştuk Duygu’yla, o kitaptan bir temayı hatırlıyorum. “Anda olmak, anda kalmak” gibi yine aşınmış bir söz öbeğiyle karşılayacağım, “deneyimi tam anlamıyla içselleştirmek, doygunlaşmak” gibi bir şeyden bahsediyorum. Dikkatin mızmızlanmayı bırakıp tamamen dışa ve o ana yöneldiği bu jest günlerin sonunu memnun getirmemi sağladı. Deneyimden bu kadar fazla pay alınca da ömrüm çoğaldı.””

    DAHA DERLİ TOPLU DİNLEMEK İSTEYENLER İÇİN

    minör siyaseti, hatta siyaseti bilmem ama Onur Eylül Kara’nın şu anlatısı bu iki iç içe geçmiş deneyimi tarifliyor: https://open.spotify.com/episode/0dGcOxxQ8iRkPlcgWY6Umz?si=17845973705c40aa

  • 369

    “Duygu’nun beğenmediği o yazı!!” diye tık tuzağı başlık atasım var ey günlük! Bu satırları yazarken kıkırdıyor olmam konuyu ciddiye almadığım anlamına gelmiyor. Ciddiyet neşe ilişkisi konuşalım bir gün de diyorum. Ciddiyetli şaka ya da şakalı ciddiyet de olabilir. Neyse ki bugünkü konumuz bu değil.

    Yine bir Aposto! sayısıyla karşınızdayım. Ama bir farkla. Bu sefer konu sonunu göremeden kapatılmış gibi gözüküyordu. Duygu da ilgili dönemde “en az sevdiği sayı” olarak nitelemişti metni. Dolayısıyla tamamladım. Yazının ilk yazıldığı dönemde bittiği yere de bir işaret bırakmadım. Umarım Duygu da hatırlamaz.

    İyi okumalar dileklerimle.

    EVDE PİŞEN EKMEKLER VE BOŞ ZAMAN MASALLARI

    Babamın ben küçükken anlattığı bir hikayeyle başlayalım. Çok ünlü bir bilim insanı bir gün bir deniz seyahatine çıkar. Yol boyu da kaptanla sohbet ederler. Sohbetin rengi bilim insanının kendine olan güvenini, kendinden memnuniyetini ortaya koyar niteliktedir. Kaptana sürekli çeşitli teorileri anlatmakta ve sık sık bu teorilerden haberdar olmayan kaptanı “hayatın önemli bir kısmını kaybettiği” yönünde uyarmaktadır.

    Olay bu ya, bir noktada fırtına çıkar, tekne alabora olmak üzeredir. Kaptan bilim insanına sorar: “Yüzme biliyor musunuz?” “Hayır, bilmiyorum.” der bilim insanı ve kaptan hiç durur mu, yapıştırır cevabı: “Siz hayatınızın tamamını kaybetmişsiniz.”

    İnsanın yapıştırılan cevaplara aşırı duyarlı olduğu, bu cevaplardan fazlaca etkilendiği bir dönemi oluyor. Benim de o yaşıma denk gelmiş olmalı ki epey etkilenmiştim bu hikâyeden. Babama tekrar tekrar anlattırdığımı hatırlıyorum. Şimdiye kadar da unutmadım. Şimdi o günden bugüne dinlediklerim ve dinlediklerimden cımbızladıklarım ve bunları kendi hayatımda bir yere oturtma çabalarımla baş başasınız.

    Ezeli Müşkülpesentler Çağında Çalışmak

    Herhangi bir antik kente gittiğimizde göreceğiniz tapınak ve amfi tiyatroların ihtişamına aldanmayalım a dostlar! Antik dönemlerde insanların hayatı ibadet etmek ve tiyatroya gitmekten ibaret değildi. Antik Yunan’da da bugün olduğu gibi hayatta kalmak için çalışan, geleceği garanti altında olmayan insanlar vardı. Herkes tanrı ya da yarı tanrı değildi. Nüfusun çalışan bir kesimi de gayet mevcuttu. Bugün bildiğimiz iş kollarının bir kısmı da kaçınılmaz olarak pratik ediliyordu. Tarım gibi, ticaret gibi. Çalışan bu kesim elbette toplumu besledikleri için gerekli ve değerliydiler. Ama “bir bakış açısıyla” kültür üretmiyorlardı. Kültürü deyim yerindeyse besliyorlardı. Kültür Platon gibi, Aristoteles gibi geçim derdi olmayan yemekleri bir başkası tarafından hazırlanıp önüne konanlarca üretiliyordu. Kültür üretmek, gündeliğin ötesinde yaşamı, yasaları, hayatın anlamını düşünmeyi gerektiriyordu. Yani felsefe yapmayı. Bu da ancak ve ancak gündelik dertlerden kurtulup düşünecek boş zamanı olanlara nasipti.

    Antik Yunan’ın kültür üretimi içinde gördüğü şeylerin bir listesi şöyle olabilir: Sanat, felsefe, matematik, geometri… Bu listede zanaatlar ve mühendislik yer almıyordu. Başka bir deyişle maddeye bulanmış hiçbir şey bu listede kendine yer bulamıyordu. Maddeye bulananlar biyolojik varoluşu kolaylaştırmak, gündelik işleri pratikleştirmek için çalışıyorlardı. Madde değişken, bozulmaya tabiydi ve hakikatin bilgisini veremiyordu. Maddeyle muhataplık da bu anlamda hakikate bir çeşit ilgisizlik veya uzaklık olarak görülmekteydi.

    Felsefe Tarihi İçin(de) Büyük Adımlar

    İşler sonra nasıl değişti?

    Big Bang Theory hızında gidersek: Bilimler felsefeden ayrıldılar. Örneğin fizik; felsefeyle iç içeydi. Doğanın işleyişinin kurallarını keşfetmeye çalışan filozoflardan söz edebiliriz. Doğa Filozofları’nın yapmaya çalıştığı şey tam olarak buydu. Sonra fizik diye oldukça da kallavi bir bilim doğdu. Biz onun ancak felsefesini yapabiliriz artık. Felsefe tahtını önce dine sonra bilime bıraktı.

    Zanaat ve mühendislik sepeti de dağıldı. Zanaatler yine bildiğiniz gibi. Uzmanlaşılmış el pratiği olarak kaldı. Ankara Keçisi’nden kırkılan yünü eğirmeyi bilen son usta buradaydı. Kendisinin bir pratiğin son temsilcisi olabilmesi dünyadaki son insan olmasından kaynaklanmadı. Mühendisler onun pratiğinin makinesini yaptı. Artık onun günlük üretimini bine katlayabiliyorlar.

    Mühendisler demişken, bilimsel devrimlerin ardından oldukça saygı duyulan tipler oldular. Maddeye bulaşıklık küçümsenir olmaktan çıktı. Kölelik değil ama piramitin 10000 köleyle değil de vinçle dikilebilmesi falan havalıydı. Bunu maddeye bulaşıklık diye tanımlamak öldüresiye indirgemek olur. Hadi biz buna maddeye hükmetmek diyelim.

    Kültür üretenler ve diğerleri arasındaki açıklığı zıplayarak geçenler olsa da açıklık veya yarılma bâki kaldı. Entelektüelleri ve diğerlerini düşünelim. Celal Şengörle İlber Ortaylı’yı düşünün isterseniz, bir de cahilleri.

    Endişe etmeyin, cahil güzellemeyeceğim. Cehalet berbat bir şey. Ama şunu savunabilirim: Cahil bir topluluğun her dönemde var olması bir yönetim stratejisidir.* Çünkü halen herhangi bir eğitim vermeden işe alınabilecek – günün popüler kelimeleriyle: kalifiye olmayan, vasıfsız – çalışana ihtiyaç var. Yaptıkları işler farklılaştı. Örneğin silikon vadisinde tasarlanan teknolojiyi Bangladeş’te üretmekle meşguller. Yaptıkları iş basit. Yani yerleri kolaylıkla doldurulabiliyor. Saatlik ücretleri kaybetmekten korkacakları kadar düşük.

    Dönelim Celal Şengör’e: “Senin cahilliğin benim yaşamımı etkiliyor.”

    Taraflar tanımlandıysa asıl sorulara gelelim.

    1. Celal Hoca’nın yaşamına etki eden cahile yönelik bir sorumluluğu var mıdır?
    2. Varsa nedir?
    3. Celal Hoca nezdinde tüm entelektüellerin, kültür üretenlerin cahille muhabbeti kesmesi meşru mudur?

    Cevapları bir devam tartışması için buraya koyup şimdilik bitiriyorum. Unutmayın ki bu blog sohbet ihtiyacından doğdu.

    Mevzuya İletişim Teknolojilerinin Yaygınlığını Dahil Etmek İsteyenlere

    Evet, konuya iletişim teknolojilerinin yaygınlaşmasını da dahil edebiliriz. Buna işaret edecek biçimde, buyrun beni buraya getiren yayınlar:

    Yine bir gün Ömer Aygün hocayı dinlemişim: https://www.youtube.com/watch?v=5-9fAFjpncY&list=PLWXQ0iArMOp8VytvmIqrTpqwcM-UfkUxV&index=6

    Yine bir gün Instagram’da takılıyorum: https://www.instagram.com/p/CzJfKh7KIU5/?carousel_share_child_media_id=3227247547796451490_31045425258

    *Yine bir gün tez konumun ekmeğini yiyorum: İlgili iddaa Haraway’in Siborg Manifestosu’ndan alınma. Sayfasını bulmak için rafa uzanamıyorum. Siz okursunuz. Metnin Türkçesi Güçsal Pusar çevirisi “Başka Bir Yer”de mevcut.

  • boş uzay

    hakan’a haber salın. bugün duygularımdan bahsedeceğim.

    eşe dosta özelden saracağıma yüksek sesle buraya söyleyeyim: benim böyle yönetilmemekten başka umudum kalmadı. umut edebileceğim çok az şeyden biri bu. değiştirmek adına bir şey yapabileceğim tek şey bu. umut, hareket etme gücü verdiği sürece anlamlı. umut, fiziksel gerçeklikle ilişkili. depremin olmamış olmasını umut edemiyorum.

    sayıya indirgenmiş insanların öldüğü haberini almak da istemiyorum. televizyon ne güzel makine, hızla öğütüyor anneleri, kardeşleri, çocukları, yiğenleri, bff’leri, yan komşuları… aklınıza gelebilecek, yokluklarıyla uzayı boş bırakacak tüm ilişkileri. hem sayı halleriyle acı da vermiyorlar. sayılar can acıtmaz. mucizeler de bu kadar sık yaşanmaz.

    felsefe içeriği mi aranıyor? açık, sıralı bir devlet nedir için buyrun.

    ben ilk günden beri hobbes’u düşünüyorum. leviathan’ımızın işini yapmadığı aşikâr, ama hobbes’un bahsini ettiği bir de şu var: deneyim. hobbes’a göre insan bilime giden yolda sadece kendi deneyimlerinden öğrenmez, başkalarının deneyimlerinden de öğrenir. bu da konuşma sayesinde mümkün olur. hobbes’un televizyon görmemiş, görüntü kaydı teknolojisiyle tanışmamış olduğunu hatırlatalım. bugünse konuşmanın yerine devasa bir veri akışını koymak mümkün.

    hobbes’ta deneyim aktarımı basitçe bir aktarım değildir. aktarılan zamanla aktarıla aktarıla, filtre edile edile, bir adım ileri bir adım geri toplumsal bir uzlaşıya dönüşür ve bilim bu toplumsal uzlaşı üzerine kurulur. insanlar konuşa konuşa tanımları bulur ve kendilerine hakikati verecek bilimi yapar.

    bir sosyal psikoloji dersinde hocamız bir fotoğraf göstermişti. bir kalabalığın fotoğrafı. o kalabalığın takındığı onlarca yüz ifadesinin arasından, hepimiz en önce korku dolu olanı görmüştük. biz korkudan, acıdan gözümüzü ayıramayız. arkaik bir savunma mekanizmasıdır. bir mekâna girdiğimizde farkında bile olmadan tararız etrafı. güvenli mi diye. bu yüzden hepimiz gördük, eminim. burası güvenli değil.

    bir süredir sosyal medyadaki yankı odalarının da, titizlikle sınırladığım takip listelerimin de etkisiyle benzer hisler ve düşünceler etrafında dönüyoruz gibi geliyor. en azından ben ve arkadaşlarım. başka ne isim bulabilirdik bize?: ikincil travma sahipleri. tweet atıp repost edebildiğimize göre gönderileri, yaşıyoruz. bazılarımız yakınlarını kaybetti, biliyorum. daha çok görerek etkilenenlerden bahsediyorum. travmatik bir deneyimin şahitliğinde kalanlardan. bu görme halinin bize bir şey öğrettiğini, bir bilginin altlığını oluşturduğunu biliyorum. bile isteye müdahale etmediler, bile isteye gösterdiler bize. ibret olsun diye.

    çaresizlik ve öfkemizi konuşa konuşa bitirdik gibi. ki öfke eyleme gücünü kısa vadede yükseltse de sahibini de aynı kısa vadede içten içe tüketir. (spinoza’ya göre)

    bu hafta değilse önümüzdeki hafta belki. unutuyoruz demeyeceğim. “unutmak istiyoruz.” ben istiyorum. küçüğüz çünkü. tek başımızayken. ki unutalım da zaten. sürekli kaygının gerçek tehlike anlarını bulandıran bir yanı var ve kaygının da eser miktarı gereklidir. hayatta tutar.

    tespit etmeye çalıştığım şey bu kolektiflikle ne yapılabileceği. ne dediler, ne demek istediler, ne duyduk, ne anladık, ne öğrendik, ne yapabiliriz şimdi bu bilgiyle? nasıl bir bilim inşa edebiliriz?

    hegel geldi aklıma sonra. köle efendi diyalektiğiyle. köle efendi diyalektiği/hikayesinde hegel şöyle bir varsayımsal evren kurar: insan türünün dünya üzerinde yeni yeni göründüğü zamanlarda iki insan birbiriyle karşılaşır. bu karşılaşma anına gelinene değin kendi başlarına buyruk yaşamış, kendi ihtiyaçlarını karşılamak dışında bir şey yapmamış bu iki insan bu karşılaşmayı yadırgamış olacaklar ki birbirlerini bir ölçüp biçerler. kimin daha güçlü olduğu, kimin kime tahakküm edeceği hesap edilir ama kağıt kalemle olacak iş değil veya kişilerin kağıt kalemi yok ki hızlıca bir savaşa girerler. neredeyse içgüdü gibi. üstüne üstlük bu hafife alınacak bir savaş da değildir. kazanan diğerinin hakimi/efendisi olacaktır. iki taraf da biyolojik varlığını yani hayatını kaybetmeyi göze almalıdır. taraflardan birinin korkusu ağır basar sonra. hayatını kaybetmeyi göze alamayan, korkan, çekilen bu taraf köle olur.

    yazarınız burada hepimiz köleyiz demeye çalışmıyor. hikayenin devamını dinleyin.

    artık korkan köle, hayatını kaybetmekten korkmayan da efendi olacaktır. efendiler varını yoğunu katarak savaşır. korkmayanlar efendi olurlar. nasıl isterseniz yazın, okuyun. kazanan efendi gibi duruyor.

    artık köle, efendinin iradesinin uzantısı gibidir. efendinin canı elma isterse ona elma toplayacak olan köledir. efendinin karnının tok olması köleden sorulur. köle efendinin bir uzvu gibidir.

    artık köle, tek başına yaşadığı az çalışıp çok takıldığı hayattan başka bir hayat yaşamaktadır. hem efendisi hem kendisi için yiyecek, içecek, konfor, neyse günün temel ihtiyaçları ve lüksleri onu karşılamaktadır. iki kişilik çalışmaktadır. lüksler muhtemeldir ki efendiye özgü.

    artık köle, çalışmaktadır. çalışmanın kendisi yeni keşfedilmiş gibidir. ihtiyacından fazlası için çabalamak ilgili çağ için yepyeni bir şeydir. köle ya çalışacak ya hayatını kaybedecektir.

    çağın imkanları malum, keşfedilecek çok şey vardır. köle çalışmayla hepsini birer birer keşfetmek durumunda kalır. efendisinin sonu gelmez isteklerini doyurmak için çalıştıkça doğayı da dönüştürür, değiştirir. insan köle yoluyla doğayı işlemeyi öğrenir. doğa ve köle birbirini şekillendirir.

    efendiye dönelim. gözünüzde canlanan patates çuvalı kılıklı varlık imajına katılıyorum. eylemekten kesilmiş, her ihtiyacı karşılanan dolayısıyla çalışmak zorunda olmayan efendi zamanla doğayla ilişkisinden, yaşamla ilişkisinden kopar. evet efendi ölüm korkusunu yenmiştir. evet, efendi yaşamaktan baştan vazgeçmiş gibidir. yaşam efendi için vazgeçilebilirdir. hepsi yine aynı şeyi söyler.

    efendinin yaşamdan vazgeçmişliğinin karşısında kölenin hayatını kaybetmekten korkuşu durur. köle çalışarak bu korkuyu unutur. hayatta olmak, çalışmak, doğayla ilişkisinde karşılıklı değişip dönüşmek köleyi şok edici korkudan uzaklaştırmıştır. köle halen elbette ölümden korkmaktadır. ama artık hayatı kocaman bir bıçak gibi kesen korku dinmiş, hayatta tutan, çalışmayı sürdüren bir kaygıya dönüşmüştür. günümüzde herkesin yokmuş gibi davranmayı seçtiği “öğrenmenin keyfi” de cabası.

    bir gün gelir, köle efendiden insan olarak tanınmayı isteyecek gücü kendinde bulur. kölenin hedefi efendinin hayatına son vermek olamaz. köle efendiye muhtaçtır. çünkü insan olarak, bir denk olarak tanınmak istemektedir. bunu ancak başka bir insan yapabilir. efendi köleye muhtaçtır. çünkü kendisini insan olarak tanıyan tek varlığı insan olarak tanımamaktadır. efendinin köleyi insan olarak tanıması kendi insanlığını, insan olarak tanınışını mümkün kılacaktır.

    şimdi dönüp bakınca hiç çalışmamışım gibi geliyor bana. anlatmamışım. hani serkan’a, tuğberk’e, duygu’ya anlattım tamam da teyzeme halama ne dedim? seçmişim seçeceğim akrabayı, sorun kan bağım olanlardadır belki diye hiç düşünmemişim. ben çiğdem’e mi yapacağım kuş gözleminin, doğayı sevmenin, ayrımcılığın kötü bir şey olduğunun propagandasını? bana mı yapıyorsunuz çocuk istismarının, kadınlara yönelik ayrımcılığın kötü olduğu hatırlatmasını? bir şey mi yapmış oluyoruz birbirimizin lugâtını düzeltince?

    çalışmayı artık kol gücüyle ilişkili anacağım. bir süre çalışmayı meta ortaya koymakla, üretimle bir tutacağım. bir süre kendime akılla bedeni ayırmadığımı hatırlatacağım. bir süre çalışmaktan boz uzayı doldurmayı anlayacağım.

    çalışmak korkuyu yener. üretmek keyiflidir.

    çalışmak korkuyu yener. üretmek keyiflidir.

    çalışmak korkuyu yener. üretmek keyiflidir.

    tek başına çalışmak sıkıcı, beraber daha çok öğreniriz.

    tek başına çalışmak sıkıcı, beraber daha çok öğreniriz.

    tek başına çalışmak sıkıcı, beraber daha çok öğreniriz.

    beraber çalışmayı öğreneceğiz.

  • okumadığım kitaplar üzerine

    fikir ve başlık Serkan‘dan. zaten onun metni daha iyi.

    tolstoy’dan başlayayım. ortak yaramızmış. tolstoy’un insan neyle yaşar’ının ilk öyküsünden sonrasını okumadım. insan sevgiyle yaşamaz çünkü. savaş ve barış güme gitti böylece. dindarlık mıdır ikisini ayıran bilmem, dostoyevski okudum onun yerine. budala’ya bayılmıştım lisede. artık o kadar naif değilim. belki şimdi sevmem bile.

    günler, aylar, yıllar okudum. kitabın arka kapak yazısından bir söz öbeği: “olağanüstü bir varoluş inadı”; mıh gibi aklımda tutuyorum. şiir okumadım pek. attilâ ilhan’ın adı nasıl yazılıyor diye google’a baktım. frankenstein’ı yarım bıraktım, benim için ödev olmaktan çıkarıp kendisini, geniş zamanlar umdum kitabı sevmek için. geniş zamanlar ummak günahını behçet necatigil’den öğrendim. okuduğumu hatırladığım tek şiirinden.

    ömer seyfettin okudum, lanet olsun (serkan gibi). bomba’yı hiç unutmadım. tam bir çocukluk travması. kaşağı’yı okudumsa da hatırlamıyorum. zihnimi bu konuda zorlamak istemiyorum.

    oliwer twist ya da tom sawyer okumadım hiç. pal sokağı çocukları’nın sadeleştirilmişini okudum. enid blyton’a, thomas brezina’ya ve martı jonathan’a kocaman bir çocukluk borçluyum.

    freud’un uygarlığın huzursuzluğu’nu okudum. biliyorsunuz. (oku be şunu insan!) freud’un başka bir eserini okumadım. nietzsche’nin zerdüşt’ü hakkında serkan tarafından söylenmişlerin altına imzamı atarım. benim de ekleyeceklerim var. nietzsche’ye saygımı niçeciler mahvetti. deleuze’ün hiç bir eserini bitirmedim. tanısam seveceğimden emin gibiyim. dölözcüler de aynı adamlar (evet, adamlar) aramızda duruyorlar.

    spinoza’nın ethica’sını çok sevdim, bitirmedim. gece kaygıdan uyuyamadığımda kitabın okuduğum kısımlarını düşünüyorum. spinoza okumak için tezi yazıp bitirmeyi bekliyorum. bilge karasu’yu ilk okuldayken okuduğumu ama anlamadığımı biliyorum. kendimi okumamış sayıyordum. geçen sene yeniden okudum. spinoza’nın yanında bekletiyorum okumadıklarımı. öyle bir sevgi.

    ilias venezis’i bitirmedim. ince memed’in ilk cildinden öteye gitmedim. bir ada hikayesi’ni çok sevdim. ovalar değil, adalar çekti beni de. ya ne olacaktı?

    herman hesse okumamış sayıyorum kendimi. siddhartha ve demian’ı okuduğum halde. bozkırkurdu’nun eksikliğidir belki mesele. oğuz atay’ın tutunamayanlar’ına başladım üç kere. olmadı. 100’lü sayfaları geçemedim. aylak adam’da kendimi bulmadım. şehirli erkeklerin dertleri beni teğet geçti. varolmanın dayanılmaz hafifliği’ni hatırlamıyorum. bir ayna bir şapka bir kadın bir erkekten çıkmış uzun bir roman gibi düşünüyorum, geri dönmeyi düşünmüyorum.

    borges okumadım çok. bakın bunun vicdan azabını da çekiyorum. borges’in okuya okuya kendi kendine yeni diller öğrenmesini hatırlıyor, içinde kendimi güvende hissedemediğim ingilizceye bakıp dertleniyorum. saramago okudum biraz. ihsan oktay anar da mesela. ikisini de çok etkileyici buluyorum. körlük’ü çok övmüyorum.

    büyük almanlar, büyük ingilizler, büyük fransızları okumamış buluyorum kendimi. dickens’ı sevmiyorum. iki şehrin hikayesi’ni okudum mesela. tüm kitapları bitirmek zorunda değiliz, yazardan önce vazgeçebiliriz kitaptan. dickens’tan önce vazgeçtim iki şehrin hikayesi’nden. werther’in acıları da ne bileyim.

    rusların, latinlerin, türklerin edebiyatını, batının felsefesini aldım belki de. locke, hume, kant külliyatını seviyorum. hiç birini bitirme derdi gütmedim. yargı gücünün eleştirisini okumak isterim.

    sınırlı ömürde sınırsız yazılı materyali okumanın imkan dahilinde olmadığını biliyor, ısrar edilmezse indirgemeci tavrıma devam ediyorum. kitap okumanın bir zamanların “entertainment”ı olduğunu hatırlıyorum. işçi ailelerinin çocukları haklarını şiddet aracılığıyla talep etmesinler diye kitap okutalım diyen bir İngiliz vardı. ben bunu nereden biliyorum? (edebiyat kuramı, terry eagleton, 2018, s.42)

    amerikan edebiyatına ve felsefesine otuzumdan sonra başladım. mümkün olursa bugünü konuşmak isterim. okumayalım demem. ama abartmayalım diyebilirim. kendimize yük edip vicdan azabına çevirmeyelim diyebilirim. canım mental sağlığım.

    umarım serkan’ın sosyal mesajsız yazısını önden okumuşsunuzdur.

    sevgilerle.

    n.

  • Bir Soylulaştırma Hikayesi

    Arşivden: Macaron K harfi ile değil, C harfi ile okunuyor.

    Hayatımın ilk 19 yılını Ayvalık’ta geçirdim. Ayvalıklı olunmaz Ayvalık’a tatile gidilir diyenlerdensiniz, vallahi ben Ayvalıklıyım. Anne babam da oralı. Babamın babası 1905 yılında Midilli’den göçmüş Ayvalık’a. Bir gün mübadele ve göç konuşmak gerektiriyor bu da. Gelecek sayıların konusu olsun. 

    Biz konumuza dönersek; 19 yıl Ayvalık’ta yaşadıktan sonra sırasıyla İzmir’de, İstanbul’da ve yine İzmir’de yaşadım. İzmir’de yaşamaya devam ediyorum. Ayvalık’a da ayda bir gibi bir sıklıkla düzenli olarak gidip geliyordum ki… malumunuz. Risk grubundaki ebeveynlerimi taşıyıcı olma ihtimalime karşı korumak için bu ziyaretlerin arası dört aya kadar açıldı. Dört ay boyunca Ayvalık’a gitmedim ve geçen hafta “Yeter artık!” deyip yola koyuldum. 

    2011 tarihli Ekümenopolis belgeseli beni ciddi biçimde aydınlatmıştı. İstanbul denen şehir hızla büyüyordu ve kesintisiz bir metropol haline geliyordu. Şehrin merkezî, görece göze hitap eden, imkânlara yakın mekânları bir pazarlama ürünü haline getirilirken mekânı kötü gösterenler şehrin dışına itiliyordu. Beyaz gömlek ve siyah pantolon giyer ve uslu birer çocuk olurlarsa şehrin merkezine hizmet sektöründe çalışmak üzere geri dönebilirlerdi. Bu sayede literatüre “günlük göç” diye yepyeni bir kavram da kazandırabilirlerdi. 

    Kentsel dönüşümün, yerinden etmeyle ve soylulaştırmayla yakından ilişkisi var. 

    Peki soylulaştırma nedir? İngilizce’deki gentrification kavramını Türkçe’de bir grup sosyal bilimci “soylulaştırma” kelimesiyle karşılıyor. En temelde kavramdan benim anladığım şu: Bir mekânı, bir eylemi belli bir zümrenin kılma çalışması. Buradaki belli zümre elbette soylulara işaret ediyor. Soylular kimler? Bugün için konuşuyorsak “parası olanlar”. Soylu kelimesi geçmişteki saray erkanı/kraliyet ailesi anlamını taşımıyor artık. Taçlar çıkarıldı ama sermaye sabit kaldı sizin anlayacağınız. 

    Tüm bunlar Ayvalık’a nereden bağlanacaktı ey alesterekop? 

    Şöyle anlatayım: Bu satırları da çatısı altında yazdığım evimiz Ayvalık’ın merkezinde. Plajlara yakın değil, Rum evi değil, tarihi değeri yok. Zamanında mübadeleyle gelip yerleşmiş babamın anneannesi. Sonra babam ve kardeşleri büyümüş içinde. Kırk yıl öncesinde de babama kalmış nesilden nesile el değiştire değiştire. Anıtlar Kurulu’nun bu kadar keskin sınırlar çizmediği bir dönem olacak ki babam yıkıp bugün içinde yaşadığımız betonarme binayı yapmış. İki katlı, kendi halinde bir ev işte.

    Çocukken değil ama büyüdükçe ve sosyoloji öğrendikçe fark ettiğim bir şey vardı: Bizim mahalle fakirdi. Mübadeleden sonra mülküne mülk eklememiş, zeytin zengini olmamış, kadınlarının belli bir yaştan sonra saçını boyatmadığı, örttüğü ama babaannem gibi örttüğü kırsal kesim insanıydı bizimkiler. İlçede köylü olmak büyük şehre göre daha kolay. İçinde tarihi Rum evlerini de barındıran bir sokakta, ekonomik olarak dar gelirlilerin temsilinin yoğun olduğu bir yerdeymiş bizim ev. Biz de o temsiliyetin bir parçasıymışız. O sıralar emlak fiyatları yüksek ama hep Çamlık denen ezelden zengin muhitte, denize sıfır yalılarda yüksek. Devlet erkanının rağbet ettiği söylenen adacıklar var mesela, o adalar pahalı.

    Arşivden: Rüya ev

    Benim hafızam 2000’li yılların başına kadar takip edebiliyor bu hikayeyi. Harap halde bir Rum evi yok paraya alınır. Çünkü sahipleri ya yaşlanmıştır ya da vefat etmiştir. Yaşlanınca hem evi ayakta tutmak çok zor ve maliyetli hale gelmiştir hem de iki katlı Rum evlerinin merdivenlerini inip çıkmak zorlaşmıştır; bırakır evi, Ayvalık’ın çeperinden bir daire alırlar. Çocuklar desen, “Ayvalık’ta iş mi var?”, gitmişlerdir büyük şehirlere. Dedim ya, ev alınır yok paraya. Restore edilir, en az üç misline satılır. Mahalleli deli değildir, yandaki evi niye alsın.Mesela soralım 2000’lerin başındaki babama:

    • Baba Demir Dayı’nın evi ucuzdu, niye almadın?
    • Uğraşılır mı be onla? Çatısı akar, elektrik tesisatı çürümüştür onun. Hem benim evim var, niye alayım yandaki evi?

    Garip gelebilecek bir alışkanlığımdan bahsedeyim: Gittiğim neredeyse heryerde emlak piyasasını takip ederim. Geçmişte örneğin tam zamanlı bir işte çalışırken ve sıkça seyahat ederken gittiğim şehirlerde işim gereği buluştuğum gençlere bizi gezdirdikleri yerlerin kira ortalamasını sorardım. Sonra da gülerdik elbette, komik mi komik çünkü. 

    Geçen hafta Ayvalık’a geldim. Bir emlak uygulamasını açtım, haritada yakınımdaki kiralık ve satılıkları göster dedim. Gözlerime inanamadım sayın takipçiler!! Milyar, milyor, siz bu kadar parayı nereden buldunuz?!

    Önce az parası olanlar geldi, restore edilmiş o evleri aldılar. Mesela bu evlerden bir tanesi benim gözümün önünde beş kez el değiştirdi. Her el değiştirmede yeniden restore edildi. Ev ölmek istedi, bırakmadılar. Her el değiştirmede fiyatı arttı, hep bir tok satıcı hep bir kör alıcı buldu. Ayvalık’ın göbeğinde yaşam destek ünitesiyle ayakta duran o eve bir milyon üç yüz bin verildi en son.

    Rousseau’nun bir lafı vardır: “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “bu bana aittir” diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu.” Uygarlık kuruluş ilkelerine sadık bir biçimde yoluna devam ediyor. Şimdi rakamlar da saflara özel. 

    Canımı sıkan şeyi açıkça ifade etmek gerekirse babamın yıllardır çay içtiği kahvehanenin üçüncü dalga kahveci olmasına pek ısınamadım. Büyüyen şehirlerinden kaçıp gelenler şehirlerini de yanlarında getirdiler. Barista pakete dahildi. Bu da onlar için uzun vadede epey az şeyin değişmiş olması demek.

    Bir de o Rum evlerini satan ailelerin çocukları var, çalışmaya giden. Sanmıyorum ki mahalleye geri dönebilsinler. Tıpkı yol yapımı için kesilen ormanların yerine dönmeyecek olması gibi. Biri doğa mirasıydı, biri kültürel miras. Özetle mesele mahalledeki evlerin el değiştiriyor olması değildi. Geriye Ayvalıklı ve Ayvalık diye bir şey kalmıyor olması ki bu kültürel de bir değişim. İkinci mübadele, ikinci yerinden etme…