“Duygu’nun beğenmediği o yazı!!” diye tık tuzağı başlık atasım var ey günlük! Bu satırları yazarken kıkırdıyor olmam konuyu ciddiye almadığım anlamına gelmiyor. Ciddiyet neşe ilişkisi konuşalım bir gün de diyorum. Ciddiyetli şaka ya da şakalı ciddiyet de olabilir. Neyse ki bugünkü konumuz bu değil.
Yine bir Aposto! sayısıyla karşınızdayım. Ama bir farkla. Bu sefer konu sonunu göremeden kapatılmış gibi gözüküyordu. Duygu da ilgili dönemde “en az sevdiği sayı” olarak nitelemişti metni. Dolayısıyla tamamladım. Yazının ilk yazıldığı dönemde bittiği yere de bir işaret bırakmadım. Umarım Duygu da hatırlamaz.
İyi okumalar dileklerimle.
EVDE PİŞEN EKMEKLER VE BOŞ ZAMAN MASALLARI
Babamın ben küçükken anlattığı bir hikayeyle başlayalım. Çok ünlü bir bilim insanı bir gün bir deniz seyahatine çıkar. Yol boyu da kaptanla sohbet ederler. Sohbetin rengi bilim insanının kendine olan güvenini, kendinden memnuniyetini ortaya koyar niteliktedir. Kaptana sürekli çeşitli teorileri anlatmakta ve sık sık bu teorilerden haberdar olmayan kaptanı “hayatın önemli bir kısmını kaybettiği” yönünde uyarmaktadır.
Olay bu ya, bir noktada fırtına çıkar, tekne alabora olmak üzeredir. Kaptan bilim insanına sorar: “Yüzme biliyor musunuz?” “Hayır, bilmiyorum.” der bilim insanı ve kaptan hiç durur mu, yapıştırır cevabı: “Siz hayatınızın tamamını kaybetmişsiniz.”
İnsanın yapıştırılan cevaplara aşırı duyarlı olduğu, bu cevaplardan fazlaca etkilendiği bir dönemi oluyor. Benim de o yaşıma denk gelmiş olmalı ki epey etkilenmiştim bu hikâyeden. Babama tekrar tekrar anlattırdığımı hatırlıyorum. Şimdiye kadar da unutmadım. Şimdi o günden bugüne dinlediklerim ve dinlediklerimden cımbızladıklarım ve bunları kendi hayatımda bir yere oturtma çabalarımla baş başasınız.
Ezeli Müşkülpesentler Çağında Çalışmak
Herhangi bir antik kente gittiğimizde göreceğiniz tapınak ve amfi tiyatroların ihtişamına aldanmayalım a dostlar! Antik dönemlerde insanların hayatı ibadet etmek ve tiyatroya gitmekten ibaret değildi. Antik Yunan’da da bugün olduğu gibi hayatta kalmak için çalışan, geleceği garanti altında olmayan insanlar vardı. Herkes tanrı ya da yarı tanrı değildi. Nüfusun çalışan bir kesimi de gayet mevcuttu. Bugün bildiğimiz iş kollarının bir kısmı da kaçınılmaz olarak pratik ediliyordu. Tarım gibi, ticaret gibi. Çalışan bu kesim elbette toplumu besledikleri için gerekli ve değerliydiler. Ama “bir bakış açısıyla” kültür üretmiyorlardı. Kültürü deyim yerindeyse besliyorlardı. Kültür Platon gibi, Aristoteles gibi geçim derdi olmayan yemekleri bir başkası tarafından hazırlanıp önüne konanlarca üretiliyordu. Kültür üretmek, gündeliğin ötesinde yaşamı, yasaları, hayatın anlamını düşünmeyi gerektiriyordu. Yani felsefe yapmayı. Bu da ancak ve ancak gündelik dertlerden kurtulup düşünecek boş zamanı olanlara nasipti.
Antik Yunan’ın kültür üretimi içinde gördüğü şeylerin bir listesi şöyle olabilir: Sanat, felsefe, matematik, geometri… Bu listede zanaatlar ve mühendislik yer almıyordu. Başka bir deyişle maddeye bulanmış hiçbir şey bu listede kendine yer bulamıyordu. Maddeye bulananlar biyolojik varoluşu kolaylaştırmak, gündelik işleri pratikleştirmek için çalışıyorlardı. Madde değişken, bozulmaya tabiydi ve hakikatin bilgisini veremiyordu. Maddeyle muhataplık da bu anlamda hakikate bir çeşit ilgisizlik veya uzaklık olarak görülmekteydi.
Felsefe Tarihi İçin(de) Büyük Adımlar
İşler sonra nasıl değişti?
Big Bang Theory hızında gidersek: Bilimler felsefeden ayrıldılar. Örneğin fizik; felsefeyle iç içeydi. Doğanın işleyişinin kurallarını keşfetmeye çalışan filozoflardan söz edebiliriz. Doğa Filozofları’nın yapmaya çalıştığı şey tam olarak buydu. Sonra fizik diye oldukça da kallavi bir bilim doğdu. Biz onun ancak felsefesini yapabiliriz artık. Felsefe tahtını önce dine sonra bilime bıraktı.
Zanaat ve mühendislik sepeti de dağıldı. Zanaatler yine bildiğiniz gibi. Uzmanlaşılmış el pratiği olarak kaldı. Ankara Keçisi’nden kırkılan yünü eğirmeyi bilen son usta buradaydı. Kendisinin bir pratiğin son temsilcisi olabilmesi dünyadaki son insan olmasından kaynaklanmadı. Mühendisler onun pratiğinin makinesini yaptı. Artık onun günlük üretimini bine katlayabiliyorlar.
Mühendisler demişken, bilimsel devrimlerin ardından oldukça saygı duyulan tipler oldular. Maddeye bulaşıklık küçümsenir olmaktan çıktı. Kölelik değil ama piramitin 10000 köleyle değil de vinçle dikilebilmesi falan havalıydı. Bunu maddeye bulaşıklık diye tanımlamak öldüresiye indirgemek olur. Hadi biz buna maddeye hükmetmek diyelim.
Kültür üretenler ve diğerleri arasındaki açıklığı zıplayarak geçenler olsa da açıklık veya yarılma bâki kaldı. Entelektüelleri ve diğerlerini düşünelim. Celal Şengörle İlber Ortaylı’yı düşünün isterseniz, bir de cahilleri.
Endişe etmeyin, cahil güzellemeyeceğim. Cehalet berbat bir şey. Ama şunu savunabilirim: Cahil bir topluluğun her dönemde var olması bir yönetim stratejisidir.* Çünkü halen herhangi bir eğitim vermeden işe alınabilecek – günün popüler kelimeleriyle: kalifiye olmayan, vasıfsız – çalışana ihtiyaç var. Yaptıkları işler farklılaştı. Örneğin silikon vadisinde tasarlanan teknolojiyi Bangladeş’te üretmekle meşguller. Yaptıkları iş basit. Yani yerleri kolaylıkla doldurulabiliyor. Saatlik ücretleri kaybetmekten korkacakları kadar düşük.
Dönelim Celal Şengör’e: “Senin cahilliğin benim yaşamımı etkiliyor.”
Taraflar tanımlandıysa asıl sorulara gelelim.
- Celal Hoca’nın yaşamına etki eden cahile yönelik bir sorumluluğu var mıdır?
- Varsa nedir?
- Celal Hoca nezdinde tüm entelektüellerin, kültür üretenlerin cahille muhabbeti kesmesi meşru mudur?
Cevapları bir devam tartışması için buraya koyup şimdilik bitiriyorum. Unutmayın ki bu blog sohbet ihtiyacından doğdu.
Mevzuya İletişim Teknolojilerinin Yaygınlığını Dahil Etmek İsteyenlere
Evet, konuya iletişim teknolojilerinin yaygınlaşmasını da dahil edebiliriz. Buna işaret edecek biçimde, buyrun beni buraya getiren yayınlar:
Yine bir gün Ömer Aygün hocayı dinlemişim: https://www.youtube.com/watch?v=5-9fAFjpncY&list=PLWXQ0iArMOp8VytvmIqrTpqwcM-UfkUxV&index=6
Yine bir gün Instagram’da takılıyorum: https://www.instagram.com/p/CzJfKh7KIU5/?carousel_share_child_media_id=3227247547796451490_31045425258
*Yine bir gün tez konumun ekmeğini yiyorum: İlgili iddaa Haraway’in Siborg Manifestosu’ndan alınma. Sayfasını bulmak için rafa uzanamıyorum. Siz okursunuz. Metnin Türkçesi Güçsal Pusar çevirisi “Başka Bir Yer”de mevcut.

Yorum bırakın