Etiket: thomas brezina

  • birbirimize hikayeler anlatmalıyız

    itiraf etmem gerekir ki edebiyatı felsefeden çok seviyorum. bu yazı kendimce sebeplerimi anlatır ama sonu acaba nereye bağlanır?

    felsefe tarihi okumaya başlarken kafasında varlık anlayışına, dünya görüşüne, bilgiyi nasıl edindiğimize ve benzer dertlere dair hazır cevapları olanlarınız varsa, tebrikler! ben bunlardan olamadım, doğru düzgün bir tane bile felsefe metni okumamıştım. bir yandan sayısalcıydım, yani mühendis olmak için felsefeye değil test çözmeye ihtiyacım olduğuna inanılan güzide liselerden birinde felsefe dersine ne kadar girilmeyebilirse o kadar girmiyordum. ama ösym’nin ilgili dönemde hangi adı verdiğini bilemediğim sınavında çıkan tüm felsefe sorularını (hepi topu altı taneydiler) doğru cevaplayabiliyordum. bu hiç bir şey anlatmıyorsa bile, en azından sorulan soruların felsefeyle ilişik olmaktan ziyade “okuduğumuzu anladık mı?” soruları olduğunu anlatıyor bence.

    okuduğumu anlama konusundaki pratiğim eski: sekiz yaşında çocukluk görevimi saksı çocuğu olarak evde yapmaktayken okumayı sökmenin ve sıkılmanın gazıyla okumaya verdim kendimi. bir grubunu ayırdığım ve şu an arkamdaki rafta duran çocuk kitapları hayatımı de-ğiş-tir-di! herhangi bir saksının içinden çıkmadan dünyayı keşfetme imkanı sağlayan ve hâlâ tekrar tekrar okuma isteği uyandıran enid blyton ve thomas brezina’nın yazdığı o macera kitapları benim görevimi eda ediş şeklime o kadar zıttı ki… o kitaplar olmasaydı başka biri olurdum. sonraki yıllarda okuduğum bir çok isim de sağ olsun hiç geri durmadı, gördü ve arttırdı sürekli. yani müzeyyen, bu derin bir tutkuya dönüştü.

    ben başında ne yazarsa yazsın, yazar hukuki kaygılarla ne kadar gerçek hayat ve kişilerle ilişkisi olmadığını söylerse söylesin, bir romanda okuduklarımın gerçekle ilişkisi olduğuna inananlardanım. aylak adam veya yabancı bireye ve görece aykırı bireylere odaklansalar da örneğin, toplumun bir kesimini yansıttıklarını düşünürüm. bir roman ne kadar sürreel öğeler içerirse içersin altında bir toplumun yazgısı yatar bence. guernica anektodunu hatırlıyor muyuz hepimiz? hani şu subayın picasso’ya “bu tabloyu siz mi yaptınız?” diye sorduğu, picasso’nun da “hayır, siz yaptınız.” diye cevabı yapıştırdığı. hah işte biraz onun gibi. yazar ne kadar sembolik bir anlatım seçerse seçsin; kendinden, içinde yaşadığı toplumdan, ilgili çağın ideolojisinden bir şeyler taşınır esere. zaten eserin üretim sürecine bakıldığında yazar da altı üstü bir bireydir, devlet ve onun ideolojik aygıtları tarafından şekillendirilen. ve bilinçdışı çok acaip bir şeydir. (yüzeysellik ölçeğimize bakıyoruz ve alesterekop’un psikanaliz konusunda deniz seviyesinde bile olmadığını, konuya uzaydan baktığını görüyoruz sayın okuyucular.)

    edebiyatla ilgili inançlarımı ve kendi deneyimimi üst üste dizince edebiyatın birbirimizi anlamanın çok iyi bir yolu olduğunu fark ediyorum. zihnimizde başka pencereler açmak için, deneyimleyemeyeceğimiz, empati kuramayacağımız şeylerin bir sahnesini zihnimizde kurup bize izletmek için çok iyi bir araç olduğunu düşünüyorum. anlamanın barışmanın yarısı olduğunu… bunlar da benim naif umutlarım işte.

    edebiyat kuramı çalışıyorum son dönemde. düşündüm buldum sandığım yüzyıllık gerçekler skalasında benim edebiyat anlayışımın da bir yeri var çok şükür. (düşünceler veya keşifler tarihi de her heyecanınızda “yapılmışı var” demek için bekleyen heves katili değil mi ya?) felsefe öğrenimim boyunca hep felsefe önden gitti, ben peşinden anlama çabasında koştum. ergenliğimde düştüğüm varoluşsal bunalımlar sağ olsun bir kaç önceden sorulmuş sorum vardı. onlara denk geldikçe seyrek de olsa, sevindim. edebiyattaysa ben öndeyim. sanatın veya edebiyatın ne olduğu, edebi eserin eleştirisinde hangi ölçeklerin kullanılacağı gibi soruları bu terminolojiyle olmasa da kendime sormuş, deneye yanıla cevaplar bulmuştum. ve bu bazen iyi hissettiriyor. [kamu spotu: cevapların nihai olmadığını hatırlayalım. her daim daha iyi cevaplar verilebilir, ikna olmak tükürdüğünü yalamak değildir.]

    yani sayın okuyucu, senin anlayacağın kaba bir hesapla iki bin beş yüz yıl tutan ana akım felsefe tarihi beni çok ezdi! çok şekillendirdi. tıpkı edebiyat gibi. ama ikisinin arasında bir belirleyen farkı olduğunu düşünüyorum. edebiyatta özgürce ilgimin peşinden koştum/koşuyorum. ya felsefede olan neydi?