Kategori: kategorilendiremediklerimiz

  • Derrida’nın Kedisi ve İyilerin Tarafı

    Selamlar,

    Aposto!’da yayımlanan ilk yazılardan birini paylaşarak başlıyorum. Şu sıralar hakkında kafa yorduğum, felsefede hayvan sorunu’nun da bir girizgâhı olarak burada durmalı. Öte yandan bu kitaba dair yazdığım kitap incelemesine de şu linkten ulaşmak mümkün: https://www.posseible.org/Arsiv/10-01/06.pdf

    Sevgilerle.

    “Merhabalar, 

    alesterekop’un ikinci sayısıyla karşınızdayım. Birbirimize iyilik hali dilemekten fazlasını yapamadığımız kapanma günleri yeniden geldi. İyi olduğunuzu ve bunu da beraberce atlatacağımızı ummaktan başkası gelmiyor elimden. Bir de zamanı alesterekopla ölçmenizi önerebilirim. Bir bülten sonra sadece iki gün kalmış olacak kapanmanın bitmesine 🙂 

    Şaka bir yana siz de benim gibi hayatınızı ve kendinizi yeterince gözden geçirdiyseniz buyurun bugün başka bir yakın ‘öteki’den bahsedelim. Aposto! Gündem gibi müzikle de başlayalım. Mor ve Ötesi – Çocuklar ve Hayvanlar

    İyi okumalar ve iyi dinlemeler dileklerimle. 

    FELSEFE TARİHİ İÇİN(DE) BÜYÜK ADIMLAR

    Geçtiğimiz bir yılın evle, evdekilerle ve en çok da kendimizle geçmesinin bir sonucu olarak görüyorum hayvanlar üzerine düşünme girişimimi. Eve bir başka insanla kapandım. Kendisiyle ve kendimle ilgili düşünmekten bir noktada sıkıldım. Arka bahçenin varlığına sıkça şükrettim ve bir hafta önce arka bahçemizde gözü yeni açılmış altı tane kedi yavrusu fark ettim. Anneleri tanıdık bu ürkek yavrularla nasıl ilişkileneceğimi düşünürken açıkça “onların bedeni, onların kararı” dediğim bir noktaya geldim. “Abartma Nazlı!” 

    Felsefeci refleksi, kitaplarda aradım cevabı. Bu da sadece kitap tarafından arka bahçeye geri fırlatılana kadar sürdü. İşte çok konuşan nesiller boyu hayvan ve hayvanlar(ın bir kısmı):

    Antik Yunan felsefesine damgasını vuran sorulardan bir tanesi “Varlık nedir?” sorusu olmuştur. Her şeyin kendisinden kaynaklandığı bir ilk neden/madde (arkhe) arayışı da tüm varlıkların özünü oluşturan, niteliklerin (örneğin küçüklüğün, büyüklüğün, yer kaplamanın, sarılığın, yeşilliğin vb.) kendisine yüklendiği bir töz arayışı da bu dönemde çokça kafa kurcalamıştır. Başta (örneğin Thales’te (MÖ 625 – 546)) bir doğa ve insan ayrımı görülmezken Aristoteles’e (MÖ 384 – 322) geldiğimizde böyle bir ayrımdan söz edilmektedir. Alexandre Kojeve’nin (28 Nisan 1902 – 4 Temmuz 1968) Hegel Felsefesi’ne Giriş isimli eserinde bu ayrımın sorumlusu Sokrates (MÖ 469 – 399) olarak işaretlenmiştir. 

    Photo by Mika on Unsplash

    Bir biyolog da olan Aristoteles’e dönersek insan ile hayvanı (söz konusu olan Aristoteles ise “hayvan ile erkeği”) ayıranın, erkeğin iletişim becerisinde temellerini bulan, politik bir hayvan oluşu şeklinde tanımlandığını görürüz. Hayvanlar da acıyı veya bilgiyi (örneğin besinin yerini) birbirlerine aktarabilecek kadar iletişim kurarlar elbette. Ama Aristoteles’in konuşmadan anladığı, neyin “iyi” neyin “kötü” olduğuna veya neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğuna dair yargılar üretebilecek zihinsel ve bu yargıları aktarabilecek dilsel kapasiteye de sahip olmaktır. Agorada sahnelenecek bu yetenekler diğer erkeklerin anlamalarına yönelik yeteneklerdir. Hayvanlarda kesinlikle bulunmazlar. Bu yargıların değiş tokuşu ve hatalı yargının kabulü ve değiştirilebilmesiyle tanımlı iletişim gücü erkeğe yönetim yetkisini de verir. Erkek “doğal olarak yöneten” iken geriye kalan herkes (evet, kadınlar da) “doğal olarak yönetilen” sınıfına girerler ve yönetilmek erkek olmayanlar için iyidir. 

    Photo by LSE Library on Unsplash

    Felsefe tarihinde geniş bir adım atıp Descartes’a (31 Mart 1596 – 11 Şubat 1650) geldiğimizde insan ile doğa arasındaki ayrım iyice açılır. Descartes bir bilim adamıdır. Filozofluğunu bilime sağlam bir zemin sağlamak için konuşturur ve önemli iki eserini bu alanda verir: Yöntem Üzerine Konuşma ve Meditasyonlar. Yöntem Üzerine Konuşma’da hayvanlar hakkında yazdıklarını bugün surat ekşitmeden anmak pek mümkün değildir. Hayvanlar irrasyonel (bu cümle içinde “akıldan yoksun” diye çevirelim) otomatlardırlar ve güdüleriyle hareket ederler. Yani karınları acıktığında yemeğin, yılın ilgili vakti geldiğinde cinselliğin peşinde koşarlar. Akıl denen, ilgili döneme göre ruhsal, yetiye erişimleri yoktur. Zira tam teşekküllü bir ruhları yoktur. 

    Dahası tıpkı Aristoteles gibi konuşmanın ayırıcı bir yeti olduğunu düşünen Descartes, en yetkin hayvanın bile en yetersiz insan kadar da olsa konuşamayacağının altını çizer. Buradan Descartes’ın bir rasyonalist olduğunu aklımıza yazarak ayrılalım. Yani hakikate ancak akılla ulaşılabileceğini savunmuş biri kendisi. 

    Hiç mi hakkını teslim eden olmadı bu hayvanlara felsefe tarihi boyunca? E, oldu tabi. Örneğin Aristoteles “hareket ettirici kuvvet” olarak tanımladığı ruhun insan olmayan hayvanlarda da var olduğunu söylemişti. Ruh taşıyıcılığı konusunda Aristoteles gibi düşünen Pisagor (MÖ 570-495) ruh göçü öğretisinin önemli temsilcilerinden biriydi. Bu yüzden hayvan eti yemeyi de takipçilerine yasaklamıştı. Çünkü ruhun ömrü bir bedenin ömründen daha uzundu ve ruhlar içinde bulundukları beden öldüğünde başka bir bedene geçebilirlerdi. Bir insanın ruhu örneğin bir horoza geçmiş olabilirdi ve siz de o horozu yiyerek bir insanın ruhunu yemiş olabilirdiniz. Halen insanın veya onun göçmüş ruhunun menfaatini korumaya çalışsa da hayvan yemeyi yasakladığı için sonuç itibariyle vejetaryen yüzü güldüren bu düşünceyi de anmış olalım. Plutarhos (MS 46-120) ve Porfiryus (MS 233-305) gibi düşünürler hayvanlara akıl, his gibi yetileri atfediyor, bunun sonucu olarak da insana, hayvanlara karşı ahlâki sorumluluk yüklüyorlardı. 

    Benzer biçimde Hume (26 Nisan 1711-25 Ağustos 1776) ve Locke (29 Ağustos 1632- 28 Ekim 1704)  gibi empiristler (empirist: hakikate ancak deney ve gözlem  -yani deneyim- aracılığıyla ulaşılabileceğini savunan düşünür) kendilerinden beklenebileceği üzere salt algının da hakkını vermişlerdi. Hayvan da hislere ve algılara sahipti. Bu temel anlama yetisi hiç de azımsanacak bir şey değildi, zira bilgi bunun üzerine kuruluyordu. Montaigne örneğin, köpeğiyle oynarken kafasında deli sorular döndürüyordu: Köpek mi Montaigne ile oynamaktaydı, yoksa Montaigne mi köpekle? 

    Photo by Glomad Marketing on Unsplash

    DERRIDA’NIN KEDİSİ VE İYİLERİN TARAFI

    Sözü Descartes’ten alıp Derrida’ya verirsek kendisine söyletmek istediğim ilk şey “bir insanın da gayet bir otomat olabileceği” olacaktır. Konuş Derrida! İnsanlar özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarında, çeşitli yollarla (örneğin medya araçlarıyla) koşullandırıldıklarında, söyledikleri özgünlüğünü yitirdiğinde, sadece içinde bulundukları ideolojik atmosferi yansıttığında… zaten otomatlara dönüşmüşlerdir. O halde Kartezyen (Descartes’çı) bakış açısıyla bir insanı bir hayvandan ayıramayacağımız bir nokta gayet de vardır. 

    Derrida’yı burada sadece Descartes’a karşıt bir konuma koymak için anmıyorum. Bir yandan da hayvanlar konusunda insanlar tarafından sürdürülmekte olan tartışmanın içine evde beraber yaşadığı minik kediyi taşımış olması beni cezbediyor. Hayvan olma halini bir soyutlama olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründüren bir hamle bu. Dil ne söylerse söylesin Derrida evindeki kediyle banyoda karşılaştığında önce kendisinin çıplaklığını, sonra da çıplak halde kedi tarafından görülmekten utandığını fark ediyor. Sonra çıplaklığın insani bir durum olduğunu hatırlıyor. Kedi için giyinmek diye bir şey söz konusu değil. Bu durumda “kıyafetin yokluğu” diye tanımlayabileceğimiz  “çıplaklık” da kedicil bir kavram değil. O halde Derrida’yı utandıran ne? Sanırım Derrida’nın bu soruya verdiği cevap “antroposantrizm”. Antroposantrizm en sade tanımıyla insan merkezcilik demek. Her şeyi insanın anlam dünyasına göre tanımlamak ve yine bu anlam dünyasıyla ölçmek, hatta daha da ileri gidip insanın tüm varlık alanının hiyerarşik olarak en tepesinde yer aldığını söylemek. Bu kadar ileri gitmek için elimizde yeterli verimiz olmadığı gibi, kendilerini bizim dilimizde ifade etmeyen canlıları da bu kadar iyi anladığımızdan emin olmamak gerekli. Tabi Derrida bilen bilir burada duracak biri değil, ilerliyor. İkili cinsiyet sistemi gibi görüyor insan-hayvan ikiliğini. Bu ikiliğin bir yanına biyolojik tür olarak ele aldığımızda tek bir türe tekabül eden insan dururken diğer tarafta “tüm” hayvanlar duruyor. Tek türe karşı henüz kendisiyle tanışmadıklarımız ve belki hiç tanışamayacaklarımız da dahil tüm türler! Bu tanışıklık konusunun da ele verdiği bir “boyundan büyük işe kalkışma var” burada. Köpeğinin yapabilirliklerini sorgulayan Montaigne’i hatırlayalım. Beraber yaşadığı tekil bir köpeğe ve insanla birlikteliğinin geçmişi on binlerce yıl geriye giden bir türe bakıp Montaigne soruyor: “Acaba kim kiminle oynuyor?”

    Derrida’nın teklifi insan=hayvan gibi formülasyonla işin içinden çıkmak değil elbette. İnsanın tür olarak marjinal konumunu kabul edelim ama doğadaki yüz binlerce marjinal yaşamla birlikte. İkili değil yüz binli bir sistemin içinde canlılığı tartışmalı bir varlık bugün beni hapseden. 

    DAHA ÇOK OKUMAK İSTİYORUM DİYENLERE:

    Benim bu güzergâhı takip ettiğim kitap Derek Ryan’ın Hayvan Kuramı (2019). Kitabın İngilizce orijinali 2015 yılında Edinburgh University Press tarafından yayımlanmış. Çevrildiği ilk dil Türkçe olmuş. Çevirmeni Ayten Alkan. 

    Hayvanlar hakkında düşünmeye başlamak isteyenler için oldukça iyi bir giriş kitabı. Felsefe tarihini gerekli gördüğü yerlere değinerek kat eden bu çalışmanın günümüze yaklaşıyor olması, bugünkü tartışmalara dair konuşacak zemini sağlaması tam da alesterekop’ta konuşmak istediğim felsefeye denk düşüyor. Kitap bizi bugünde bırakıyor ve makale veya konferanslar aracılığıyla güncel tartışmayı takip etme ve belki de tartışmaya katılma imkânı sunuyor. 

    Önümüzdeki iki hafta boyunca kendinize ve insan olsun olmasın tüm hayvanlara iyi bakın. Sağlıklı ve şaşkın kalın.”

  • happy returns…

    uzun zamandır aklımdaydı. Aposto! macerası sonlanalı epey oldu. ben de bir süredir hem oradaki yazıları hem son dönemde aklımda dönenleri buraya taşımak niyetindeyim. bir yandan üşeniyorum hep olduğu gibi, bir yandan da bu blogdaki bir önceki yazının çağrısına uyup dağınık bırakayım diyorum. eski bilgisayardaki Aposto! yazıları, görselleri, hakkı verilmesi gereken alıntılar… unutulmaz olmayı hak ederler mi acaba? wordpress’e yazılarından da maille haberdar olabileceğinizi hatırlatıyor ve uzaklaşıyorum şimdilik.

    bu da şarkısı: https://open.spotify.com/embed/track/37TyzXvVbPD2JIZEm65x9h?utm_source=generator&theme=0

  • çünkü neden olmasın?

    küçük harfli blog yazılarım neden olmasın? neden her gün değiştirmeyeyim bir önceki gün yazdığımı?

    hayır, öfkeli değilim. duygularımı ve düşüncelerimi yakalamaya, anlamaya ve düzenlemeye çalıştığım bu meditatif günlerde sakinim. ismi lazım değil  sürecinin hatırlattığı, hayatımın ilk on dokuz yılı oldu. sıkılmaya, yalnız olmaya, evin içinde kendimi oyalamak için bir şeyler aramaya aslında alışık olduğumu bir hafta içinde fark ettim. evet, bisiklete uzun süreden sonra yeniden binmek gibi. sıkılmak hatırlamanın bir parçasıydı, ona da gereken zamanı ayırdım.

    illa nedenlere ihtiyaç varsa; yazmayı öğrenmek istiyorum: bir tezi temellendirmek için; adımları izleyerek ve kavramları kullanarak. ama sıkılmak veya sıkıcı olmak da istemiyorum. “insana insan gerek” ilkesi gereği eğer bir kişi okuyacaksa bu monoloğu o da alıp başını gitsin istemem. bu yüzden burada vücut bulacak metinlerin hiç biri bir akademiklik iddiasında olmadığı gibi; “bir genç kızın gizli defteri” de değil bu.

    yine de kavramlar konusundaki iddiasızlığımın altını çizmek isterim. felsefe deyince gözümde son zamanlarda sıkça bir havuz canlanıyor: bir kavram havuzu; bize düşenin içine girip yüzüp farklı kavramları yan yana koymak olduğu. birlikte düşünülünce ciddi (en azından bireysel) aydınlanmalar yaşatabilecek kavramlar var. yeri geldikçe beni aydınlatanları paylaşacağım. bir yandan da benim kavramlar havuzum epey sığ. bu yüzden her çağın, her dönemin, her filozofun katmansız yüzeyinden bildiriyorum. bu sığlıkta birbirine epey uzak dönemleri ve fikirleri birbirine bağlamak daha kolay. filozofla arama elçi sokmayı da sevmiyorum. eğer mümkünse birincil okumaları filozofun kendisinden yapmayı tercih ediyorum.

    kavramın tarihselliği konusu hegel’den beri malum. bu yüzden kendi kişisel tarihim içinde bir kavramdan ne anladığım da değişiyor. (her okumada yeni okuduğuma ikna olma eğilimim de var.) değiştikçe kendimi güncelleyip, şerh düşeceğim kendime. değişimi gözleyebilmek ve çöpe dönüşmeden önce bu bloğu bir çeşit sözlük olarak da kullanabilmek için en ilkel (ben ve felsefenin ilişkisi ilkel, kabul edelim) versiyonunu da yayında tutmayı planlıyorum ama kendi yazdıklarımdan yüzüm kızarırsa (benim de ar damarım var) bir metni külliyen yıkıma uğratma ihtimalim de var. en son tercih edeceğim yöntem olsa bile. özetle bu site “oluşa tabidir”.

    zannederim okuduklarım üzerine yazmak bu sitenin ana eylemi olarak tanımlanabilir. salt felsefe okumuyorum ama “düşünmek ancak kavramlar aracılığıyla olduğunda düşünmektir” dendiği için bana, her okuduğumu bir kavramla ilişkilendiriyorum ister istemez. bu yüzden belki biraz edebiyattan da dem vururuz.

    son bir haftada freud’un “uygarlığın huzursuzluğu” kitabını okudum ve oldukça fazla etkilendim. ilk yazının bu kitaba dair olması muhtemel.

    bekleyip görelim derim.

    6 nisan tarihli not: bunu en temelde bir konuşma ihtiyacından yaptığımı fark ettim sonra biraz daha üzerine düşününce. lisans döneminde şöyle ders çalışırdım: okuyacağımı okur, alacağım ders notunu alır, sonra gider karşıma çıkan ilk tanışa hiç felsefe bilmeyen birine anlatır gibi anlatırdım. sorular sorulur, tartışmalar açılır, konu zihinde kendine oturacak yer bulurdu. şimdi ilişkilerimiz uzak mesafeli ilişkilere dönüşmüşken en sevdiğim iletişim yöntemine dönebiliriz.