Kategori: insan bir nedir?

  • varlık ve oluş problemi üzerine

    felsefe tarihine damgasını vurmuş bir ikilikten bahsedelim: varlık ve oluş tartışması. köklerinin antik yunanda platon öncesi filozoflardan herakleitos ve parmenides’te bulunduğu düşünülen bu tartışma şu sorudan yola çıkar: değişip duran görünür dünyanın ardında bir değişmeden kalan var mıdır? varsa nedir? bu soru önemli, bu soru bilimlerin de kökeni.

    pozitif bilimlerin bize bugün sağladığı bilgiyi bir kenara koyalım, daha dünya düz mü yuvarlak mı, şu denizin ötesinde mısır var da örneğin daha ötede ne var sorusunun cevabını bilmediğimizi varsayalım. örneğin, literatürün amerika’nın keşfini kristof kolomb’a atfettiğini ve keşif yılı olarak da 1492’yi işaret ettiğini hatırlayalım. tartışmamız isa’dan önce beş yüzlü yıllarda geçiyor. zihinsel pozisyonumuzu da buna göre ayarlayalım.

    ex nihilo nihil fit (hiçlikten hiçlik doğar) fikri de mevcut ilgili dönemde. yani hiç bir şey vardan yok yoktan var olmuyor. parmenides de durur mu yapıştırmış cevabı: o halde hiç bir şey değişmiyor. değişim bir şeyin şimdi varken sonra yok olmasını gerektiriyor. örneğin ben beş yaşındaki nazlı olarak var idim yıl 1993’ken şimdiyse otuz iki yaşında bir nazlı olarak hayatımı sürdürüyorum. beş yaşındaki nazlı’ya ne oldu? şimdi beş yaşındaki bir nazlı’nın varlığından söz etmenin imkanı nedir? [modern cevap bellektir. farkındayım. ya da zannediyorum. hep herakleitosçuluktan, hiç bir şeyden emin olamıyorum. (bu bloğa bir psikolog lazım.)]

    bugünkü ve yarınki nazlı’nın aynı kişi olduğunu söyleyememenin yaratacağı kaosu düşünmek üzere değişimin sürekliliğine işaret eden herakleitos’a dönelim. herakleitos’un az bozulmaya uğrayarak “aynı nehirde iki kere yıkanamazsın” diye dile yerleşmiş sözü iki şey söyler aynı anda. aynı nehirde iki kere yıkanamazsınız çünkü siz ve nehir değişmişsinizdir. bu birdi. ikinci dert şudur: nehir akmayı bıraktığında nehir olmayacaktır, örneğin göl olacaktır ama akıntı nehrin gerek şartı (nehir olmanın olmazsa olmazı) olduğundan akmayı bıraktığında artık söz konusu bir nehir olmayacaktır. işte tam da bu örnekte olduğu gibi değişimin tüm varlığın kurucu öğesi olduğunu söylemektedir herakleitos. değişim varlıkların özündedir. bu anlamda aldığımızda mevzu kulağa hoş gelse de her sabah başka biri olarak uyandığımı düşünürsek (çok sık kullanılan bir örnekle) dün aldığım borcu bugün ödemem gerektiğini söyleyebilecek bir dayanak bulamayız. veya geçmişte işlenmiş bir suçun veya alkollüyken işlenmiş bir suçun hesabını soramayız. özetle adalet tecelli etmez.

    parmenides’e dönelim: varlık vardır ve yokluk yoktur. zira yokluk akıl tarafından kavranamaz. (hemen şu an olmayan bir şey düşünün ve bu sentor gibi hali hazırda var olduğunu bildiğimiz şeylerin (at ve insan) kes yapıştır’ı olmasın.) dolayısıyla bu araştırma yoluna girmek, yokluğu içeren bir sistem üretmek parmenides tarafından takipçilerine yasaklanır. varlık vardır ve sabittir. üstüne üstlük varlık bütündür, bütün olmasa araya yokluğun girmesi gerekirdi. e biz yokluğu çıkardık en başta. o halde varlık arasında boşluk bırakmayacak şekilde bütündür de. içten içe – sinsi gibi – sürekli bir görünmez değişim geçirmemektedir. çünkü bu değişimin kendisi bir adım öncede olan şeyden başka bir şeye dönüştürecektir ilgili varlığı. ardılı zenon’un örneğiyle de arttıralım: birim zaman ve birim mekanda herhangi bir varlığın hareketinden ve değişiminden söz edilemez. birim zamanı düşünebileceğimiz en küçük zaman birimine, an’a, şimdiye indirgediğimizi düşünebilirsiniz. mekanı da noktaya yani boyutsuza indirgeyelim. düşünebildiğim en küçük mekanda, düşünebildiğim en küçük anda hiç bir şey değişmiyor. e vallahi hareket de değişim de yok ya! çok iyiymiş.

    parmenides’in derdi elbette elmanın çürüyebildiğini reddetmek değil, sadece bu görünürdeki değişimin onu elma olmaktan çıkarmayacağını söylemeye çalışıyor. ve bu değişime bakarak (yani deneye ve gözleme dayanarak) bilgi elde edilemeyeceğini söylüyor. elde edilenin sadece sanı olacağını söylüyor. bilgi yalnızca akılla anlaşılabilir. salt rasyonel bir figür olması anlamında parmenides’in ilk olduğunu söyleyenler de var.

    o halde varlık : sabit, bir öze sahip, yani onu o yapan bir takım özelliklere sahip bir şey. varlık kendinde bir değişmeyene sahip. kullanım kolaylığı adına, varlıkların birden fazla olduğunu düşünebilir, onlara isim verebilir, bu isimler yoluyla birbirleriyle aynı veya birbirlerinden farklı olduklarını söyleyebilirsiniz. bu seviyede bir varlık anlayışı dilin ve bilimin kaynağı. aydınlanmayı ve modern bilimlerin doğuşunu vb düşününce bugün üretilen insan dünyasının kaynağı. çiçeğim (burada kalp var.)

    oluş ise varlığın hareket halinde olduğu iddiasına yaslanan herakleitosçu görüş. değişim özünün ta kendisi olan (nehir durursa göl olur) süreç aslında. nazlı bir süreçse an’lar geçtikçe değişmiş olması şaşırtıcı değil. nazlı’yı gelişimi içinde, beş otuz iki vb yaşlarda olabilen, öğrenebilen, değişebilen biri olarak tanımlayalım. bir potansiyeller ve eylemsellikler bütünü olarak görelim. yani herakleitos elmayı sabit bir şey olarak düşünmeyelim diyor sadece.

    düşünce tarihinin bütününe baktığımda hep bir “aslında a şeklinde olduğu fikrine daha yakınız ama b gibi yaşamayı biliyoruz sadece, o yüzden b diyelim.” faydacılığını görüyorum. herakleitos’un düşüncesinin doğru olduğunu düşünüyorum. şeyler değişir. ben arttırıyorum da değişim de değişir. bazen hiç bir şey değişmez. güçlü bir patlamadan hemen sonra sınırlı bir zaman ve mekanda her şeyi durdurabilir de şok dalgası. mikro ölçekte hızlı (örneğin şu sandalyede oturup yazmakta olduğum sırada bir sürü hücrem yenilendi, umarım) makro ölçekte zamanla kendini gösteren, bazen bu zamanın geçmesinin çok zaman aldığı (pangea’yı hatırlayan?) bazen tık diye kırıldığı düzenin (pandemi?), “hayda bre pehlivan!” sesleriyle kaosun er meydanına çıktığı bir değişim var. bunu görmezden gelmek, bilimi sabitlere, kavramlara yaslamak, düşünmek, konuşmak, ortak bir dil kullanmak yapabileceğimiz tek şeydi, ondan yapıyoruz. bu tıpkı einstein’a rağmen newton’cı kalmak gibi. (biyolog, fizikçi derken çok ihtiyacı birikti bu bloğun.) ya da kant felsefesinin tamamı gibi. buna itirazım yok, alenen kant’çıyım söz konusu epistemoloji (bilgi felsefesi) olduğunda. veya varlıksa konu, birkaç yeri sembolik okumakla birlikte spinoza’cıyımdır muhtemelen. varlık konusunun büyük kısmını da zaten pozitif bilimlere bırakmış durumdayım. bu yüzden ırmaktı, elmaydı, bunların neliğiyle derdim yok aslında. derdim varlık anlayışlarımızın psikolojide yani bireyde ve sosyolojide yani toplumda nereye düştüğüyle ilgili.

    o halde yukarıda sorduğumuz soruyu hatırlayalım: parmenides bana halen özsel olarak beş yaşındaki nazlıyla aynı olduğumu söylüyor ki bence bunun rahatsız edici bir yanı var. neyin özsel olduğunu nasıl belirleyeceğiz? biyolojim mi söz konusu olan? davranışlarım mı? zihinsel kapasitem mi? genetik kodum mu? (hiç fena seçenek değil bugün açısından bakıldığında ama cevaplar hazırlıyorum genetik kodlara da) hangisini seçtiğiniz fark etmez: belirlenmiş ölçekten bir birim saparsam ne olacak? artık insan mı olmayacağım? mikro değişimi görmezden gelme niyetinde misiniz? buyrun size bir örnek: ahmet’in beş milyon lirası vardır. bu beş milyon lira içinden bir lirayı bana verse ahmet’in fakirleştiğini düşünmeyiz hiç birimiz sanırım. sonraaa ahmet’ten bir lira daha alırım. 4999998 lirası olan ahmet halen fakir sayılmaz. peki ahmet’ten bu bir liralardan kaç tane alırsam artık ahmet’in fakir olduğunu söyleriz? tüik’in açıkladığı yoksulluk sınırına varana kadar mı bekleriz? sınırlar nerededir?

    sınır demişken varlığın bir bütün oluşu ne anlama gelir? eğer tüm varlık alanı bir bütünse ve hareketsizse bireyin eyleminin ve dahi yaşamının anlamı nedir? değişmeyeceksem hiç bir biçimde ve dünya da böyle kalacaksa, herhangi bir çabam reel bir değişikliğe sebep olmayacaksa… ay allah korusun, ya bir de varlık alanının en ideal hali buysa?!

    tüm bu tartışmaya ve hikayenin sonuna dair: kant’tan önce yaşasaydım çok üzülürdüm arkadaşlar. kant’ın kıymetini bilelim.

    aşağıdaki videoda ömer aygün (saygılar hocam) herakleitos’u almış biraz zorlamış. gidilecek son noktaya kadar götürmüş. iki kere izledim, halen eksik anladığım şeyler vardır eminim. ben de parmenides’in gidilebilecek son noktaya kadar götürülmesi gerektiğini düşündüm. bunu bir düşünce deneyi olarak gördüm ve katılmayı denedim.

    iyi seyirler dilerim.

  • “uygarlığın huzursuzluğu” üzerine

    anne karnındaki bebeğin “ben” ile “ben olmayan” ayrımı yoktur. annesiyle kendisi arasındaki sınırları göstermesi istenebilse bunu başaramayacağı açıktır. bunu benim de başaramayacağım açık, içerisi ve dışarısı konusunda kendimle tartışır, hangisinin anne hangisinin çocuk olduğunu karıştırırım. ya da bir dakika:  zaten böyle bir ayrım yapılabilir mi ki?

    ihtiyaçların neredeyse var olmadan karşılandığı bu birliktelik duygusu doğumdan sonra ortadan kalkar. anneyle bebek arasındaki bağ kesilmiştir. ilk andan itibaren hava, su ve besin artık birer dış öğedirler. dış dünya kendini ihtiyaçlar üzerinden hissettirir. bebek kendine dahil sandığı her şeyi zamanla kendinden kesip atar. anne karnında muhtemeldir ki acıkma diye bir histen haberdar değilsinizdir ama dışarıda karnınız acıktıysa dışsal bir öğeyle doyurulmanız gerekir. freud bunu ilk patolojik sorun olarak okur. varoluş bir bütünlük içinde başlamıştır ama artık hayatta kalmak bireyin çabasını gerektirmektedir. bebekseniz ağlarsınız, yetişkinseniz kalkar yemek yaparsınız. bu durum örneğin bu günlerde “her gün üç öğün ne yiyeceğini düşünme” sorunu olarak bize eşlik etmekte. freud’a göre yemek yapmaya üşenmeniz veya nur ile doyma hayalleri kurmanız şaşırtıcı değil.

    anneden koparılan kişi ömrü boyunca bu ilk birlik duygusunun arayışındadır. kimimiz aşkta, kimimiz dinde (nur vb ile doyabileceğinizi söyleyen tüm doğa üstü öğretilerde) bu birlik duygusunu yeniden bulmayı deneriz. burayı “güç sizinle olsun” diyerek noktalamak isterim.

    “aşkın doruklarında ben ile nesne arasındaki sınır silinme tehlikesi gösterir.”

    “peki ne diye anne karnına dair hatıralarım tüm hayatım boyunca yakama yapışmak zorunda olsun ki?” sorusunun cevabını, roma gibi defalarca yıkım görmüş bir şehrin tarihi eserlerini tüm katmanlarıyla eş zamanlı gözümüzde canlandırmaya çalışırken arar freud. ama bir türlü kendi örneğinden tatmin olmaz. roma tarihindeki tüm dönemleri ve bu dönemlere dair tüm önemli, imza niteliğindeki eserleri aynı anda gözde canlandırma çabası – bu eselerin bir kısmının mekânsal kesişimlerini de hesaba katınca-  epey zorludur. bunu bellekteki hatıranın da eş zamanlı var oluşuna denklemek ister. ama örneklerle konuşmanın zorluğuna takılır ve şunu demekle yetinir: “…ruhsal yaşamda geçmişin korunabileceğini, ille de yok olması gerekmediğini iddia etmekle yetinmeliyiz.”

    dönelim bebeğin son durumuna: ana damardan koparılmış, ben ile ben olmayanı ayırmış kişi artık üç ayrı cephede savaşacaktır: kendi bedeninin ihtiyaçları veya getirisi olan tüm olumsuzluklar, doğanın bizim için hazırladığı küçük süprizler (doğal afet ve benzerleri) ve diğer insanlarla ilişkilerin olumsuz tüm getirileri. bu cephelerden ilk ikisinin yıkıcılık kapasitesine rağmen insan en çok, diğer insanlarla olan ilişkilerinin olumsuz sonuçlarından şikayet etme eğilimindedir.

    freud, hayat denen savaş alanındaki amacı “mutlu olma”, yani “hazza yönelme” ve “acıdan kaçınma” olarak tanımlar. hazzın peşinden koşma zorlu bir hedeftir, bu yüzden genel eğilimimiz acıdan kaçınma yönündedir. “uygarlığın huzursuzluğu” tam buralarda baş gösterecektir. huzursuzluk sorununu toplum olarak yaşamamızın bir sonucu olan suçluluk duygusuna – kendi deyimiyle yıkım güçlerine – bağlayacak. ama oraya daha var. bu yüzden belki bunu parçalı bir dizi yapmak gerek.

    o halde toparlarken şunu paylaşayım: metnin sade dili okumamı oldukça kolaylaştırdı. freud’un “uygarlığın huzursuzluğu” eseri – salt psikanalitik bir eser olarak görülmekten ziyade – felsefi, toplumsal ve antropolojik temelli bir eser olarak görülüyor. benim için metinde öne çıkan ilk iki bölümdü: gündelik insanın yaşamının ve insan hayatının amacının derli toplu sade bir dökümü. din ihtiyacı ve hatıralarımızın ne kadarının bizimle yoluna devam ettiği tartışmaları ilgimi çok çekti ki bu kitabın konusu açısından bakıldığında ana tartışmayı destekleyici nitelikteydiler. derdim de tüm kitabı anlatmak, ana temaları aktarmak olmadığı için gönlümce seçebildim. şükürler olsun artık okulda değilim.

    gidip yemek yapayım.

    sevgiler.