Kategori: çok konuşulmuşlar

  • bırak dağınık kalsın

    yıllar önce bant mag basılı olarak yayımlanır, ben de ayvalık’taki merkez gazete bayiini ayın son beş gününden başlayıp dergi elime geçene kadar deli gibi darlarken… (sayın bayın beni görünce göz kapakları yarıya iniyordu dergi henüz gelmediyse, konuşmadan uzaklaşıyordum) günlerden bir gün derginin bir sayısında iyi içeriklere sahip online mecraların bir listesini paylaştılar. ben de oturup hepsini teker teker inceledim, prensese mektuplar’ı çok sevdim ve düzenli takibe başladım. uzunca bir süre e-bülten listelerinde
    kayıtlı kaldım. ta ki onlar yazmayı bırakana kadar. neyse ki birikmişti yıllar içinde epeyce içerik de dönüp dönüp bakmalık, ilham almalık bir kaynak olarak durdu orada.

    geçen sene 19. yy felsefe tarihi sınavı hasebiyle schelling isimli alman filozofun düşüncelerini anlamaya çalışırken “sanatın bilgi sağlamasının imkanı” gibi bir başlık girdi hayatıma. upuzun konuşmak gerek. tabi ki başka zaman. ne okudum, ne anladımsa artık, aniden prensese mektuplar’da zamanında okuduğum bir yazıyı hatırladım. hemen yeniden açıp okudum yazıyı ve bir hocam ve bir arkadaşıma mail gönderdim ve bendeki çağrışımları, kafamda patlayan havai fişekleri kısaca anlattım. okumak isteyenleri için yazının linki burada.

    neyse ki hocam anlayışlı çıktı, gördü elimi ve arttırdı. felsefeci olmayan bir francis bacon daha olduğunu bilmezken ben, brancusi ile bacon’ı kıyasa götürdü konuyu.

    öpücüğün formu isimli kaynak yazıya göz atmakta fayda var. hem benim burada tekrar etmeyeceğim felsefi ve sanatsal detay orada. hem de prensese mektuplar biraz burayla ilgili vizyonuma işaret ediyor. bu yüzden şiddetle tavsiye edilir.

    hafif anarşik olmanın, keskin bir düzenden sıkılmanın moda olduğu günlerde modaya uyacağım ben de. düzenin, yöntemin, zihinlerimizin ya da dilimizin çalışma şeklinin bize sağladığı bilim denen koca külliyatı görmezden gelmeyeceğim veya küçümsemeyeceğim. hem ne haddime hem de gündelik hayatımı sistematize etme çabamın dayanağı da orası. neden sonuç ilişkileri, zamanda ve mekanda bitişiklik veya uzaklık üzerinden anlıyorum her şeyi. bu yazıyı da benzerlikler üzerine kurdum örneğin. bu kestirip atabileceğimiz bir şey değil. yine de sistemsizliği övmek istiyorum bugün. çünkü başı sonu belli, “neredeyim? ne yapıyorum?” diye sorma gereğinin olmayacağı dümdüz hayat yaşamaya çalışıyorum ama yaşayamıyorum. kedinin uzanamadığına burun kıvırışından feyzle zaten toparlanacağım da ne olacak diyorum. salt akla bırakılan hayatın geldiği distopik atmosferi ciğerlerime çekip “itliğe serseriliğe vurayım.” diyorum kendime. evde çok serseri oluyorum.

    brancusi diyordu ilgili yazı. kendisinin çalışma odası yukarıda. bir de bacon demiştik. onunki de aşağıda. birer eser örneğiyle beraber. iki ressamın bu kıyası yoluyla kendime ve aynı dertten mustarip herkese telkin etmek istediğim şey şu : dağınıklık da üretken olabilir. 

    tabiii üretkenliğinizin kime ne hissettireceği konusu var ki o da bir gün uzun yazmayı becerirsem onun konusu olsun.

  • varlık ve oluş problemi üzerine

    felsefe tarihine damgasını vurmuş bir ikilikten bahsedelim: varlık ve oluş tartışması. köklerinin antik yunanda platon öncesi filozoflardan herakleitos ve parmenides’te bulunduğu düşünülen bu tartışma şu sorudan yola çıkar: değişip duran görünür dünyanın ardında bir değişmeden kalan var mıdır? varsa nedir? bu soru önemli, bu soru bilimlerin de kökeni.

    pozitif bilimlerin bize bugün sağladığı bilgiyi bir kenara koyalım, daha dünya düz mü yuvarlak mı, şu denizin ötesinde mısır var da örneğin daha ötede ne var sorusunun cevabını bilmediğimizi varsayalım. örneğin, literatürün amerika’nın keşfini kristof kolomb’a atfettiğini ve keşif yılı olarak da 1492’yi işaret ettiğini hatırlayalım. tartışmamız isa’dan önce beş yüzlü yıllarda geçiyor. zihinsel pozisyonumuzu da buna göre ayarlayalım.

    ex nihilo nihil fit (hiçlikten hiçlik doğar) fikri de mevcut ilgili dönemde. yani hiç bir şey vardan yok yoktan var olmuyor. parmenides de durur mu yapıştırmış cevabı: o halde hiç bir şey değişmiyor. değişim bir şeyin şimdi varken sonra yok olmasını gerektiriyor. örneğin ben beş yaşındaki nazlı olarak var idim yıl 1993’ken şimdiyse otuz iki yaşında bir nazlı olarak hayatımı sürdürüyorum. beş yaşındaki nazlı’ya ne oldu? şimdi beş yaşındaki bir nazlı’nın varlığından söz etmenin imkanı nedir? [modern cevap bellektir. farkındayım. ya da zannediyorum. hep herakleitosçuluktan, hiç bir şeyden emin olamıyorum. (bu bloğa bir psikolog lazım.)]

    bugünkü ve yarınki nazlı’nın aynı kişi olduğunu söyleyememenin yaratacağı kaosu düşünmek üzere değişimin sürekliliğine işaret eden herakleitos’a dönelim. herakleitos’un az bozulmaya uğrayarak “aynı nehirde iki kere yıkanamazsın” diye dile yerleşmiş sözü iki şey söyler aynı anda. aynı nehirde iki kere yıkanamazsınız çünkü siz ve nehir değişmişsinizdir. bu birdi. ikinci dert şudur: nehir akmayı bıraktığında nehir olmayacaktır, örneğin göl olacaktır ama akıntı nehrin gerek şartı (nehir olmanın olmazsa olmazı) olduğundan akmayı bıraktığında artık söz konusu bir nehir olmayacaktır. işte tam da bu örnekte olduğu gibi değişimin tüm varlığın kurucu öğesi olduğunu söylemektedir herakleitos. değişim varlıkların özündedir. bu anlamda aldığımızda mevzu kulağa hoş gelse de her sabah başka biri olarak uyandığımı düşünürsek (çok sık kullanılan bir örnekle) dün aldığım borcu bugün ödemem gerektiğini söyleyebilecek bir dayanak bulamayız. veya geçmişte işlenmiş bir suçun veya alkollüyken işlenmiş bir suçun hesabını soramayız. özetle adalet tecelli etmez.

    parmenides’e dönelim: varlık vardır ve yokluk yoktur. zira yokluk akıl tarafından kavranamaz. (hemen şu an olmayan bir şey düşünün ve bu sentor gibi hali hazırda var olduğunu bildiğimiz şeylerin (at ve insan) kes yapıştır’ı olmasın.) dolayısıyla bu araştırma yoluna girmek, yokluğu içeren bir sistem üretmek parmenides tarafından takipçilerine yasaklanır. varlık vardır ve sabittir. üstüne üstlük varlık bütündür, bütün olmasa araya yokluğun girmesi gerekirdi. e biz yokluğu çıkardık en başta. o halde varlık arasında boşluk bırakmayacak şekilde bütündür de. içten içe – sinsi gibi – sürekli bir görünmez değişim geçirmemektedir. çünkü bu değişimin kendisi bir adım öncede olan şeyden başka bir şeye dönüştürecektir ilgili varlığı. ardılı zenon’un örneğiyle de arttıralım: birim zaman ve birim mekanda herhangi bir varlığın hareketinden ve değişiminden söz edilemez. birim zamanı düşünebileceğimiz en küçük zaman birimine, an’a, şimdiye indirgediğimizi düşünebilirsiniz. mekanı da noktaya yani boyutsuza indirgeyelim. düşünebildiğim en küçük mekanda, düşünebildiğim en küçük anda hiç bir şey değişmiyor. e vallahi hareket de değişim de yok ya! çok iyiymiş.

    parmenides’in derdi elbette elmanın çürüyebildiğini reddetmek değil, sadece bu görünürdeki değişimin onu elma olmaktan çıkarmayacağını söylemeye çalışıyor. ve bu değişime bakarak (yani deneye ve gözleme dayanarak) bilgi elde edilemeyeceğini söylüyor. elde edilenin sadece sanı olacağını söylüyor. bilgi yalnızca akılla anlaşılabilir. salt rasyonel bir figür olması anlamında parmenides’in ilk olduğunu söyleyenler de var.

    o halde varlık : sabit, bir öze sahip, yani onu o yapan bir takım özelliklere sahip bir şey. varlık kendinde bir değişmeyene sahip. kullanım kolaylığı adına, varlıkların birden fazla olduğunu düşünebilir, onlara isim verebilir, bu isimler yoluyla birbirleriyle aynı veya birbirlerinden farklı olduklarını söyleyebilirsiniz. bu seviyede bir varlık anlayışı dilin ve bilimin kaynağı. aydınlanmayı ve modern bilimlerin doğuşunu vb düşününce bugün üretilen insan dünyasının kaynağı. çiçeğim (burada kalp var.)

    oluş ise varlığın hareket halinde olduğu iddiasına yaslanan herakleitosçu görüş. değişim özünün ta kendisi olan (nehir durursa göl olur) süreç aslında. nazlı bir süreçse an’lar geçtikçe değişmiş olması şaşırtıcı değil. nazlı’yı gelişimi içinde, beş otuz iki vb yaşlarda olabilen, öğrenebilen, değişebilen biri olarak tanımlayalım. bir potansiyeller ve eylemsellikler bütünü olarak görelim. yani herakleitos elmayı sabit bir şey olarak düşünmeyelim diyor sadece.

    düşünce tarihinin bütününe baktığımda hep bir “aslında a şeklinde olduğu fikrine daha yakınız ama b gibi yaşamayı biliyoruz sadece, o yüzden b diyelim.” faydacılığını görüyorum. herakleitos’un düşüncesinin doğru olduğunu düşünüyorum. şeyler değişir. ben arttırıyorum da değişim de değişir. bazen hiç bir şey değişmez. güçlü bir patlamadan hemen sonra sınırlı bir zaman ve mekanda her şeyi durdurabilir de şok dalgası. mikro ölçekte hızlı (örneğin şu sandalyede oturup yazmakta olduğum sırada bir sürü hücrem yenilendi, umarım) makro ölçekte zamanla kendini gösteren, bazen bu zamanın geçmesinin çok zaman aldığı (pangea’yı hatırlayan?) bazen tık diye kırıldığı düzenin (pandemi?), “hayda bre pehlivan!” sesleriyle kaosun er meydanına çıktığı bir değişim var. bunu görmezden gelmek, bilimi sabitlere, kavramlara yaslamak, düşünmek, konuşmak, ortak bir dil kullanmak yapabileceğimiz tek şeydi, ondan yapıyoruz. bu tıpkı einstein’a rağmen newton’cı kalmak gibi. (biyolog, fizikçi derken çok ihtiyacı birikti bu bloğun.) ya da kant felsefesinin tamamı gibi. buna itirazım yok, alenen kant’çıyım söz konusu epistemoloji (bilgi felsefesi) olduğunda. veya varlıksa konu, birkaç yeri sembolik okumakla birlikte spinoza’cıyımdır muhtemelen. varlık konusunun büyük kısmını da zaten pozitif bilimlere bırakmış durumdayım. bu yüzden ırmaktı, elmaydı, bunların neliğiyle derdim yok aslında. derdim varlık anlayışlarımızın psikolojide yani bireyde ve sosyolojide yani toplumda nereye düştüğüyle ilgili.

    o halde yukarıda sorduğumuz soruyu hatırlayalım: parmenides bana halen özsel olarak beş yaşındaki nazlıyla aynı olduğumu söylüyor ki bence bunun rahatsız edici bir yanı var. neyin özsel olduğunu nasıl belirleyeceğiz? biyolojim mi söz konusu olan? davranışlarım mı? zihinsel kapasitem mi? genetik kodum mu? (hiç fena seçenek değil bugün açısından bakıldığında ama cevaplar hazırlıyorum genetik kodlara da) hangisini seçtiğiniz fark etmez: belirlenmiş ölçekten bir birim saparsam ne olacak? artık insan mı olmayacağım? mikro değişimi görmezden gelme niyetinde misiniz? buyrun size bir örnek: ahmet’in beş milyon lirası vardır. bu beş milyon lira içinden bir lirayı bana verse ahmet’in fakirleştiğini düşünmeyiz hiç birimiz sanırım. sonraaa ahmet’ten bir lira daha alırım. 4999998 lirası olan ahmet halen fakir sayılmaz. peki ahmet’ten bu bir liralardan kaç tane alırsam artık ahmet’in fakir olduğunu söyleriz? tüik’in açıkladığı yoksulluk sınırına varana kadar mı bekleriz? sınırlar nerededir?

    sınır demişken varlığın bir bütün oluşu ne anlama gelir? eğer tüm varlık alanı bir bütünse ve hareketsizse bireyin eyleminin ve dahi yaşamının anlamı nedir? değişmeyeceksem hiç bir biçimde ve dünya da böyle kalacaksa, herhangi bir çabam reel bir değişikliğe sebep olmayacaksa… ay allah korusun, ya bir de varlık alanının en ideal hali buysa?!

    tüm bu tartışmaya ve hikayenin sonuna dair: kant’tan önce yaşasaydım çok üzülürdüm arkadaşlar. kant’ın kıymetini bilelim.

    aşağıdaki videoda ömer aygün (saygılar hocam) herakleitos’u almış biraz zorlamış. gidilecek son noktaya kadar götürmüş. iki kere izledim, halen eksik anladığım şeyler vardır eminim. ben de parmenides’in gidilebilecek son noktaya kadar götürülmesi gerektiğini düşündüm. bunu bir düşünce deneyi olarak gördüm ve katılmayı denedim.

    iyi seyirler dilerim.

  • nietzsche üzerine

    freud’u sevmeyen psikologlar olabildiği gibi nietzsche’yi sevmeyen felsefe mezunları olabileceğini kabullenerek başlayalım. iki isim de kendi alanlarında sansasyonel kabul edilen işler yapmış, iki isim de alanda mürekkep yalamamışlar tarafından abartılmış, ikisi de kendi dönemleri içinde değerlendirmek gereken isimlerden. bu yüzden freud’un psikanalizini değerlendirmeyi psikologlara bıraktım ve nietzsche’nin felsefesini aldım da geldim bugün.

    son bir haftayı hakkını teslim etmek adına nietzsche okumaya çalışarak geçirdim. üslubu gereği benim için okuması ve anlaması zor bir isim, bu yüzden de epey tadım kaçtı kendimi zorladıkça. kendi sancılarımı bir yana koyarsam üslubun genel bir tanımını yapalım: nietzsche neden sonuç ilişkilerinden azade, daldan dala atlayan – hadi daha formel bir kelime kullanıp “kesintili” diyelim – ve büyük oranda şiire yakın bir tarzda yazıyor ama şiir yazmıyor. kısa paragraflar, kendini sıkça tekrar eden kelimeler, konusunu olduğu gibi anlatmak yerine seçtiği alegorik anlatım şiirle yakınlığına örnek gösterilebilir. halihazırda zerdüşt kendini “şair” olarak anıyor da. yine aynı zerdüşt bir havarisi kendisinden bir önermesine dair sebep göstermesini istediğinde, “bir de nedenleri mi tutacaktım aklımda?” diye cevaplıyor. tabi böyle cevaplamıyor. tam olarak şöyle:

    “bir bellek fıçısı olup çıkmaz mıydım, nedenlerimi de saklasaydım kendimde? çok geliyor kendi görüşlerimi kendime saklamak bile; kimi kuşlar da uçup gitti.”

    böyle söyledi zerdüşt, frıedrıch nıetzsche

    bence artık daha net ne demek istediğim.

    bu bir düşünceyi aktarmak için ne garip bir yol! simge hakikati söyler diyen terry eagleton* geliyor aklıma, hakikate vakıf olamadım diye derdime yanıyorum. anlaşılmamak mıydı hedefin canım nietzsche? ya da yalnız üst insanın seni anlaması? nietzsche beni tanısaydı, beni çöpe atacağı poşete acırdı. o kadar da temiz bir kast sistemi var kafasında. hadi bu kast sisteminden bahsedelim.

    bir antik yunan filozofu olan herakleitos’un felsefesine olan samimi duygularıyla tanıyoruz nietzsche’yi. ikisi de diğerlerinden (yani kendileri ve kendilerinin sevdikleri az sayıda insan dışında kalan oldukça kalabalık bir insan grubundan) “pek çoklar”, “pek fazlalar” diye bahsediyor. nietzsche doğrudan kopyalıyor bu herakleitos söylemini. bu pek çokları “sürü insanı” tanımını alarak nietzsche’nin kast sisteminde en alt basamağı oluşturuyorlar. aldıkları isimlerden anlayacağınız gibi gereksiz olan bu insan grubu hayvan ile üst insan arasındaki çizgideler(diğer tüm insanlar gibi). bu çizgi bir uçurumun üstüne gerili bir ip ve ancak ipin üstünde yürümeyi denemeye cesaret edenlerin varlığı dünya için yeterli ve hatta daha doğru. bu ipin üstünde yürümeye kalkışmayanlar, uçurumun üstünde olduklarını ve ince bir çizgide hareketsiz bir hayat yaşadıklarını fark etmeyenler varsın düşsün zaten de cesurlara, tutkululara yol açılsın. tamam, benzetmeden çıkalım. diyor ki: hepimiz bir değerler sisteminin içine doğarız. kimi kanaatkarlar, içine doğdukları bu değer sisteminin farkına bile varmaz, onun cevval bir uygulayıcısı olur ve asla alternatif bir gerçeklik aramazlar. bunlar sürü insanıdırlar. (sendika yürüyüşü görünce de “sürü geçiyor” demişliği var) kendine yüklenmiş değerler sisteminin farkında olanlar geliyor ardlarından. bunlara pasif nihilist diyor. farkında ama henüz harekete geçmemiş, hiçbir şeye “hayır” dememişler bunlar. (2 mayıs tarihli şerh: pasif nihilist de “hayır” der ama aktif bir yeni anlam ve değer arayışının olmadığını not düşelim buraya. bu aşama yaygın bilinen nihilizm tanımına da denk düşer. detaylar için bkz: aşağıdaki yorumlar) ardından aktif nihilistler geliyor. bunlar “hayır” diyenler. kendilerine dayatılmış kurallara (ahlaki, dini, kültürel tüm kodlara) “hayır” diyenler ve anlam arayışında olanlar. kendi özgün değerler sistemini kuranları kutsuyor nietzsche. kendilerine “evet” diyenleri. onlar da “üst insan”lar. insan üst insana ulaşmak için harcanması gereken bir sarfiyat malzemesidir nietzsche’de. şimdi buyurun can pazarına.

    kendisinin hiç mi iyi bir yanı yok? dönem olarak hegel’den (1770-1831) – ulus devletin oldukça sağlam temeller üzerine oturtuluşundan – hemen sonra gelip topluma, kültüre, dine, tanrıya yüksek sesle “kötü” demek cesaret istiyor elbette. ama yukarıda sendikayla ilgili örnekte söylemek istediğim gibi örgütlülüğün, ortak aklın, ortaklık içeren herhangi bir şeyin güzellemesini yapamazsınız nietzsche’nin felsefesiyle. zira ortaklık ve birliktelik “zayıf”lar içindir. zayıfların birbirine sığınışıdır toplum ve halkın kendini yönetmesi olarak demokrasi akla gelebilecek en kötü yönetim biçimidir. insana gerekense kendini gerçekleştirmesine, kendi değerini yaratmasına imkan tanıyacak bir “özgürlük”tür.

    gelecek programda felsefesini sevdiğim freud’la psikolojisinden hazzetmediğim nietzsche’yi karşılaştırırım belki. bir de iki ismin de kadınlarla olan derdine “özcülük” kavramını da dahil ederek değinmek gerek belki.

    hakkında konuştuğumuz eser nietzsche’nin “böyle söyledi zerdüşt”’ü. bendeki kopyası türkiye iş bankası yayınlarından 2019’da çıkmış idi.


    * eagleton, terry; edebiyat kuramı( ayrıntı yayınları, 2014): “bu anlamda simge, zihne sorgu sual istemeyen hakikatler getiriyordu, sen ister gör ister görme.”

  • ikarus’un düşüşüne üzülmeli miyim?

    Gowy-icaro-pradoseyir zevki yüksek bir tabloyla başlayalım. (By Jacob Peter Gowy – İkarus’un Düşüşü Public Domain, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=27493281) sanat felsefesi dersinde beni en çok etkileyen tablolardan biri bu. bir diğerini sonda bulacaksınız. ama şimdi bu: dönemin bir getirisi olarak insan bedeninin iyi örneklerini görüyoruz. güçlü, yerli yerinde kaslar. daidalos’ta bile. soluk arka plana rağmen göze batan o kırmızı, tüm odağımızı ikarus’a çekmek istiyor. ikarus’un kanatları paramparça, yanındaki adam babası daidalos. kanatlar daidalos’un eseri. her zanaatkar gibi ürettiği kanatların içeriğinden ve neye dayanabileceklerinden haberdar. bu yüzden uyarıyor ikarus’u çok yükselmemesi konusunda. tahmin etmesi zor değil, birden fazla anlatı var bu konuda ve bir anlatıda ikarus heyecanına, bir başkasında kibrine yenik düşüyor. belki babasını duyamıyor. bilmiyoruz. ama bildiğimiz ikarus’un düşmekte olduğu. yakından bakarsak tabloya gözleri dolu. yanında, düşüşünü durduramadığı oğluna hüzünle, panikle eşlik eden bir baba. kanatları sağlam ama hareketi aşağı yönlü. muhtemeldir ki son ana kadar yapabileceği bir şey arayarak onunla aşağı inecek hızla. daidalos hikayelerin hiçbirinde oğluyla beraber ölmüyor.


    ikarus yunan mitolojisinde birden fazla karaktere denk geliyor, en bilineniyse balmumu kanatlarıyla – zanaatkar daidalos’un oğlu – ikarus. balmumu kanatlarıyla güneşe fazla yaklaşınca kanatlar erir ve ikarus düşer. daidalos dönem içindeki birçok icadın kendisine atfedildiği bir zanaatkar. örneğin oğlu ikarus’un ve kendisinin taktığı balmumu kanatları daidalos yapmıştır. başarılı bir zanaatkardır. başarısı – daidalos’un yaptığı kanatlarla – ikarus’un güneşe fazla yaklaşacak kadar çok yükselebilmesinde gözlenebilir. bir başka anlatıda daidalos ve ikarus iki ayrı yelkenlide seyahat ederlerken ikarus yine ölür ve yelkenli bir daidalos icadıdır. daidalos, insan olmasına rağmen dönemin olymposlu tanrılarının saygısını kazanmıştır.


    hikayenin bir adım gerisine gidelim: ikarus ve daidalos neden kanat takıp uçmuştur? çünkü bir labirentten kaçmaya çalışmaktadırlar. labirenti kim yapmıştır peki? daidalos. bu hikaye geriye doğru uzun. önünü ardını bilmek için bakılabilecek kaynaklar aşağıda. beni bugünlerde bunları düşünmeye iten birden fazla tetikleyici var. İşte ikincisi:
    (Pieter Brueghel – manosuelta.files.wordpress.com, Kamu Malı, İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara.)

    Bruegel,_Pieter_de_Oude_-_De_val_van_icarus_-_hi_res
    ilk tablo “ikarus’un düşüşü” olarak anılıyorken, bu tablonun adı “ikarus’un düşüşü sırasında bir manzara”. ikarus’un yerini ben söylemeyeceğim ama bu tabloda da mevcut kendisi. bunun ilk tabloya göre daha kötücül bir ünü var. insanların diğerinin acısına karşı duyarsızlaşmasıyla ilişkilendiriliyor. ikarus düştüğü sırada hayatın gidişatı bir an bile sekmiyor, kendisine dönmüş kafalar veya ona doğru koşanlar yok. daidalos da yol yakınken dönmeye karar vermiş olacak ki bu tabloda yer almıyor. (kendisi sicilya taraflarında bir başka hükümdarın zanaatkarı olup onun şımarıklığını doyururken harika icatlar yapmaya devam edecek.) belki bu yüzden sadece söylentiler var tablonun kime ait olduğuna dair. hatta elimizdekinin eserin orijinali olup olmadığından bile emin değiliz. zira olması gerekeni mi resmettiği, yoksa hiciv dolu bir eser mi olduğu konusu da tartışmalı. niyetini okumayacağım.


    bana gelince daidalos’u da ikinci tabloyu da suçlamıyorum. başkalarının fizik kurallarından veya kendi kararlarından kaynaklı acılarına da “deneyim” gözüyle bakıyorum. bakın burada, geçen yazıda sözü geçen ilk iki mutsuzluk kaynağına gönderme yapıyorum. konu insanla insan ilişkisine gelince işler karmaşıklaşıyor. oraya dair de sonra konuşuruz.


    gelelim üçüncü tetikleyene. son günlerde ünlenmiş bir kitap, aslında 2018’de basıldı: madeline miller’den “ben, kirke”. ikarus’un hikayesi dahil birçok ünlü mitolojik hikayeyi bir nymphanın gözünden yeniden okuyoruz. son dönemlerde elimden bırakamadım dediklerimden oldu. yukarıdaki eserleri hatırlattı. onlar da evde olma halini. sonra olaylar gelişti.


    bu yazıyı yazarken tablolarla ilgili vikipedi sayfalarından, adı geçen eserlerden bir de kabalcı’dan çıkma pierre grimal’ın “mitoloji sözlüğü (yunan ve roma)”’nden faydalandım. kaliteli ilişkilendirmeler dilerim.