Yazar: alesterekop

  • Derrida’nın Kedisi ve İyilerin Tarafı

    Selamlar,

    Aposto!’da yayımlanan ilk yazılardan birini paylaşarak başlıyorum. Şu sıralar hakkında kafa yorduğum, felsefede hayvan sorunu’nun da bir girizgâhı olarak burada durmalı. Öte yandan bu kitaba dair yazdığım kitap incelemesine de şu linkten ulaşmak mümkün: https://www.posseible.org/Arsiv/10-01/06.pdf

    Sevgilerle.

    “Merhabalar, 

    alesterekop’un ikinci sayısıyla karşınızdayım. Birbirimize iyilik hali dilemekten fazlasını yapamadığımız kapanma günleri yeniden geldi. İyi olduğunuzu ve bunu da beraberce atlatacağımızı ummaktan başkası gelmiyor elimden. Bir de zamanı alesterekopla ölçmenizi önerebilirim. Bir bülten sonra sadece iki gün kalmış olacak kapanmanın bitmesine 🙂 

    Şaka bir yana siz de benim gibi hayatınızı ve kendinizi yeterince gözden geçirdiyseniz buyurun bugün başka bir yakın ‘öteki’den bahsedelim. Aposto! Gündem gibi müzikle de başlayalım. Mor ve Ötesi – Çocuklar ve Hayvanlar

    İyi okumalar ve iyi dinlemeler dileklerimle. 

    FELSEFE TARİHİ İÇİN(DE) BÜYÜK ADIMLAR

    Geçtiğimiz bir yılın evle, evdekilerle ve en çok da kendimizle geçmesinin bir sonucu olarak görüyorum hayvanlar üzerine düşünme girişimimi. Eve bir başka insanla kapandım. Kendisiyle ve kendimle ilgili düşünmekten bir noktada sıkıldım. Arka bahçenin varlığına sıkça şükrettim ve bir hafta önce arka bahçemizde gözü yeni açılmış altı tane kedi yavrusu fark ettim. Anneleri tanıdık bu ürkek yavrularla nasıl ilişkileneceğimi düşünürken açıkça “onların bedeni, onların kararı” dediğim bir noktaya geldim. “Abartma Nazlı!” 

    Felsefeci refleksi, kitaplarda aradım cevabı. Bu da sadece kitap tarafından arka bahçeye geri fırlatılana kadar sürdü. İşte çok konuşan nesiller boyu hayvan ve hayvanlar(ın bir kısmı):

    Antik Yunan felsefesine damgasını vuran sorulardan bir tanesi “Varlık nedir?” sorusu olmuştur. Her şeyin kendisinden kaynaklandığı bir ilk neden/madde (arkhe) arayışı da tüm varlıkların özünü oluşturan, niteliklerin (örneğin küçüklüğün, büyüklüğün, yer kaplamanın, sarılığın, yeşilliğin vb.) kendisine yüklendiği bir töz arayışı da bu dönemde çokça kafa kurcalamıştır. Başta (örneğin Thales’te (MÖ 625 – 546)) bir doğa ve insan ayrımı görülmezken Aristoteles’e (MÖ 384 – 322) geldiğimizde böyle bir ayrımdan söz edilmektedir. Alexandre Kojeve’nin (28 Nisan 1902 – 4 Temmuz 1968) Hegel Felsefesi’ne Giriş isimli eserinde bu ayrımın sorumlusu Sokrates (MÖ 469 – 399) olarak işaretlenmiştir. 

    Photo by Mika on Unsplash

    Bir biyolog da olan Aristoteles’e dönersek insan ile hayvanı (söz konusu olan Aristoteles ise “hayvan ile erkeği”) ayıranın, erkeğin iletişim becerisinde temellerini bulan, politik bir hayvan oluşu şeklinde tanımlandığını görürüz. Hayvanlar da acıyı veya bilgiyi (örneğin besinin yerini) birbirlerine aktarabilecek kadar iletişim kurarlar elbette. Ama Aristoteles’in konuşmadan anladığı, neyin “iyi” neyin “kötü” olduğuna veya neyin “doğru” neyin “yanlış” olduğuna dair yargılar üretebilecek zihinsel ve bu yargıları aktarabilecek dilsel kapasiteye de sahip olmaktır. Agorada sahnelenecek bu yetenekler diğer erkeklerin anlamalarına yönelik yeteneklerdir. Hayvanlarda kesinlikle bulunmazlar. Bu yargıların değiş tokuşu ve hatalı yargının kabulü ve değiştirilebilmesiyle tanımlı iletişim gücü erkeğe yönetim yetkisini de verir. Erkek “doğal olarak yöneten” iken geriye kalan herkes (evet, kadınlar da) “doğal olarak yönetilen” sınıfına girerler ve yönetilmek erkek olmayanlar için iyidir. 

    Photo by LSE Library on Unsplash

    Felsefe tarihinde geniş bir adım atıp Descartes’a (31 Mart 1596 – 11 Şubat 1650) geldiğimizde insan ile doğa arasındaki ayrım iyice açılır. Descartes bir bilim adamıdır. Filozofluğunu bilime sağlam bir zemin sağlamak için konuşturur ve önemli iki eserini bu alanda verir: Yöntem Üzerine Konuşma ve Meditasyonlar. Yöntem Üzerine Konuşma’da hayvanlar hakkında yazdıklarını bugün surat ekşitmeden anmak pek mümkün değildir. Hayvanlar irrasyonel (bu cümle içinde “akıldan yoksun” diye çevirelim) otomatlardırlar ve güdüleriyle hareket ederler. Yani karınları acıktığında yemeğin, yılın ilgili vakti geldiğinde cinselliğin peşinde koşarlar. Akıl denen, ilgili döneme göre ruhsal, yetiye erişimleri yoktur. Zira tam teşekküllü bir ruhları yoktur. 

    Dahası tıpkı Aristoteles gibi konuşmanın ayırıcı bir yeti olduğunu düşünen Descartes, en yetkin hayvanın bile en yetersiz insan kadar da olsa konuşamayacağının altını çizer. Buradan Descartes’ın bir rasyonalist olduğunu aklımıza yazarak ayrılalım. Yani hakikate ancak akılla ulaşılabileceğini savunmuş biri kendisi. 

    Hiç mi hakkını teslim eden olmadı bu hayvanlara felsefe tarihi boyunca? E, oldu tabi. Örneğin Aristoteles “hareket ettirici kuvvet” olarak tanımladığı ruhun insan olmayan hayvanlarda da var olduğunu söylemişti. Ruh taşıyıcılığı konusunda Aristoteles gibi düşünen Pisagor (MÖ 570-495) ruh göçü öğretisinin önemli temsilcilerinden biriydi. Bu yüzden hayvan eti yemeyi de takipçilerine yasaklamıştı. Çünkü ruhun ömrü bir bedenin ömründen daha uzundu ve ruhlar içinde bulundukları beden öldüğünde başka bir bedene geçebilirlerdi. Bir insanın ruhu örneğin bir horoza geçmiş olabilirdi ve siz de o horozu yiyerek bir insanın ruhunu yemiş olabilirdiniz. Halen insanın veya onun göçmüş ruhunun menfaatini korumaya çalışsa da hayvan yemeyi yasakladığı için sonuç itibariyle vejetaryen yüzü güldüren bu düşünceyi de anmış olalım. Plutarhos (MS 46-120) ve Porfiryus (MS 233-305) gibi düşünürler hayvanlara akıl, his gibi yetileri atfediyor, bunun sonucu olarak da insana, hayvanlara karşı ahlâki sorumluluk yüklüyorlardı. 

    Benzer biçimde Hume (26 Nisan 1711-25 Ağustos 1776) ve Locke (29 Ağustos 1632- 28 Ekim 1704)  gibi empiristler (empirist: hakikate ancak deney ve gözlem  -yani deneyim- aracılığıyla ulaşılabileceğini savunan düşünür) kendilerinden beklenebileceği üzere salt algının da hakkını vermişlerdi. Hayvan da hislere ve algılara sahipti. Bu temel anlama yetisi hiç de azımsanacak bir şey değildi, zira bilgi bunun üzerine kuruluyordu. Montaigne örneğin, köpeğiyle oynarken kafasında deli sorular döndürüyordu: Köpek mi Montaigne ile oynamaktaydı, yoksa Montaigne mi köpekle? 

    Photo by Glomad Marketing on Unsplash

    DERRIDA’NIN KEDİSİ VE İYİLERİN TARAFI

    Sözü Descartes’ten alıp Derrida’ya verirsek kendisine söyletmek istediğim ilk şey “bir insanın da gayet bir otomat olabileceği” olacaktır. Konuş Derrida! İnsanlar özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarında, çeşitli yollarla (örneğin medya araçlarıyla) koşullandırıldıklarında, söyledikleri özgünlüğünü yitirdiğinde, sadece içinde bulundukları ideolojik atmosferi yansıttığında… zaten otomatlara dönüşmüşlerdir. O halde Kartezyen (Descartes’çı) bakış açısıyla bir insanı bir hayvandan ayıramayacağımız bir nokta gayet de vardır. 

    Derrida’yı burada sadece Descartes’a karşıt bir konuma koymak için anmıyorum. Bir yandan da hayvanlar konusunda insanlar tarafından sürdürülmekte olan tartışmanın içine evde beraber yaşadığı minik kediyi taşımış olması beni cezbediyor. Hayvan olma halini bir soyutlama olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründüren bir hamle bu. Dil ne söylerse söylesin Derrida evindeki kediyle banyoda karşılaştığında önce kendisinin çıplaklığını, sonra da çıplak halde kedi tarafından görülmekten utandığını fark ediyor. Sonra çıplaklığın insani bir durum olduğunu hatırlıyor. Kedi için giyinmek diye bir şey söz konusu değil. Bu durumda “kıyafetin yokluğu” diye tanımlayabileceğimiz  “çıplaklık” da kedicil bir kavram değil. O halde Derrida’yı utandıran ne? Sanırım Derrida’nın bu soruya verdiği cevap “antroposantrizm”. Antroposantrizm en sade tanımıyla insan merkezcilik demek. Her şeyi insanın anlam dünyasına göre tanımlamak ve yine bu anlam dünyasıyla ölçmek, hatta daha da ileri gidip insanın tüm varlık alanının hiyerarşik olarak en tepesinde yer aldığını söylemek. Bu kadar ileri gitmek için elimizde yeterli verimiz olmadığı gibi, kendilerini bizim dilimizde ifade etmeyen canlıları da bu kadar iyi anladığımızdan emin olmamak gerekli. Tabi Derrida bilen bilir burada duracak biri değil, ilerliyor. İkili cinsiyet sistemi gibi görüyor insan-hayvan ikiliğini. Bu ikiliğin bir yanına biyolojik tür olarak ele aldığımızda tek bir türe tekabül eden insan dururken diğer tarafta “tüm” hayvanlar duruyor. Tek türe karşı henüz kendisiyle tanışmadıklarımız ve belki hiç tanışamayacaklarımız da dahil tüm türler! Bu tanışıklık konusunun da ele verdiği bir “boyundan büyük işe kalkışma var” burada. Köpeğinin yapabilirliklerini sorgulayan Montaigne’i hatırlayalım. Beraber yaşadığı tekil bir köpeğe ve insanla birlikteliğinin geçmişi on binlerce yıl geriye giden bir türe bakıp Montaigne soruyor: “Acaba kim kiminle oynuyor?”

    Derrida’nın teklifi insan=hayvan gibi formülasyonla işin içinden çıkmak değil elbette. İnsanın tür olarak marjinal konumunu kabul edelim ama doğadaki yüz binlerce marjinal yaşamla birlikte. İkili değil yüz binli bir sistemin içinde canlılığı tartışmalı bir varlık bugün beni hapseden. 

    DAHA ÇOK OKUMAK İSTİYORUM DİYENLERE:

    Benim bu güzergâhı takip ettiğim kitap Derek Ryan’ın Hayvan Kuramı (2019). Kitabın İngilizce orijinali 2015 yılında Edinburgh University Press tarafından yayımlanmış. Çevrildiği ilk dil Türkçe olmuş. Çevirmeni Ayten Alkan. 

    Hayvanlar hakkında düşünmeye başlamak isteyenler için oldukça iyi bir giriş kitabı. Felsefe tarihini gerekli gördüğü yerlere değinerek kat eden bu çalışmanın günümüze yaklaşıyor olması, bugünkü tartışmalara dair konuşacak zemini sağlaması tam da alesterekop’ta konuşmak istediğim felsefeye denk düşüyor. Kitap bizi bugünde bırakıyor ve makale veya konferanslar aracılığıyla güncel tartışmayı takip etme ve belki de tartışmaya katılma imkânı sunuyor. 

    Önümüzdeki iki hafta boyunca kendinize ve insan olsun olmasın tüm hayvanlara iyi bakın. Sağlıklı ve şaşkın kalın.”

  • happy returns…

    uzun zamandır aklımdaydı. Aposto! macerası sonlanalı epey oldu. ben de bir süredir hem oradaki yazıları hem son dönemde aklımda dönenleri buraya taşımak niyetindeyim. bir yandan üşeniyorum hep olduğu gibi, bir yandan da bu blogdaki bir önceki yazının çağrısına uyup dağınık bırakayım diyorum. eski bilgisayardaki Aposto! yazıları, görselleri, hakkı verilmesi gereken alıntılar… unutulmaz olmayı hak ederler mi acaba? wordpress’e yazılarından da maille haberdar olabileceğinizi hatırlatıyor ve uzaklaşıyorum şimdilik.

    bu da şarkısı: https://open.spotify.com/embed/track/37TyzXvVbPD2JIZEm65x9h?utm_source=generator&theme=0

  • bırak dağınık kalsın

    yıllar önce bant mag basılı olarak yayımlanır, ben de ayvalık’taki merkez gazete bayiini ayın son beş gününden başlayıp dergi elime geçene kadar deli gibi darlarken… (sayın bayın beni görünce göz kapakları yarıya iniyordu dergi henüz gelmediyse, konuşmadan uzaklaşıyordum) günlerden bir gün derginin bir sayısında iyi içeriklere sahip online mecraların bir listesini paylaştılar. ben de oturup hepsini teker teker inceledim, prensese mektuplar’ı çok sevdim ve düzenli takibe başladım. uzunca bir süre e-bülten listelerinde
    kayıtlı kaldım. ta ki onlar yazmayı bırakana kadar. neyse ki birikmişti yıllar içinde epeyce içerik de dönüp dönüp bakmalık, ilham almalık bir kaynak olarak durdu orada.

    geçen sene 19. yy felsefe tarihi sınavı hasebiyle schelling isimli alman filozofun düşüncelerini anlamaya çalışırken “sanatın bilgi sağlamasının imkanı” gibi bir başlık girdi hayatıma. upuzun konuşmak gerek. tabi ki başka zaman. ne okudum, ne anladımsa artık, aniden prensese mektuplar’da zamanında okuduğum bir yazıyı hatırladım. hemen yeniden açıp okudum yazıyı ve bir hocam ve bir arkadaşıma mail gönderdim ve bendeki çağrışımları, kafamda patlayan havai fişekleri kısaca anlattım. okumak isteyenleri için yazının linki burada.

    neyse ki hocam anlayışlı çıktı, gördü elimi ve arttırdı. felsefeci olmayan bir francis bacon daha olduğunu bilmezken ben, brancusi ile bacon’ı kıyasa götürdü konuyu.

    öpücüğün formu isimli kaynak yazıya göz atmakta fayda var. hem benim burada tekrar etmeyeceğim felsefi ve sanatsal detay orada. hem de prensese mektuplar biraz burayla ilgili vizyonuma işaret ediyor. bu yüzden şiddetle tavsiye edilir.

    hafif anarşik olmanın, keskin bir düzenden sıkılmanın moda olduğu günlerde modaya uyacağım ben de. düzenin, yöntemin, zihinlerimizin ya da dilimizin çalışma şeklinin bize sağladığı bilim denen koca külliyatı görmezden gelmeyeceğim veya küçümsemeyeceğim. hem ne haddime hem de gündelik hayatımı sistematize etme çabamın dayanağı da orası. neden sonuç ilişkileri, zamanda ve mekanda bitişiklik veya uzaklık üzerinden anlıyorum her şeyi. bu yazıyı da benzerlikler üzerine kurdum örneğin. bu kestirip atabileceğimiz bir şey değil. yine de sistemsizliği övmek istiyorum bugün. çünkü başı sonu belli, “neredeyim? ne yapıyorum?” diye sorma gereğinin olmayacağı dümdüz hayat yaşamaya çalışıyorum ama yaşayamıyorum. kedinin uzanamadığına burun kıvırışından feyzle zaten toparlanacağım da ne olacak diyorum. salt akla bırakılan hayatın geldiği distopik atmosferi ciğerlerime çekip “itliğe serseriliğe vurayım.” diyorum kendime. evde çok serseri oluyorum.

    brancusi diyordu ilgili yazı. kendisinin çalışma odası yukarıda. bir de bacon demiştik. onunki de aşağıda. birer eser örneğiyle beraber. iki ressamın bu kıyası yoluyla kendime ve aynı dertten mustarip herkese telkin etmek istediğim şey şu : dağınıklık da üretken olabilir. 

    tabiii üretkenliğinizin kime ne hissettireceği konusu var ki o da bir gün uzun yazmayı becerirsem onun konusu olsun.

  • varlık ve oluş problemi üzerine

    felsefe tarihine damgasını vurmuş bir ikilikten bahsedelim: varlık ve oluş tartışması. köklerinin antik yunanda platon öncesi filozoflardan herakleitos ve parmenides’te bulunduğu düşünülen bu tartışma şu sorudan yola çıkar: değişip duran görünür dünyanın ardında bir değişmeden kalan var mıdır? varsa nedir? bu soru önemli, bu soru bilimlerin de kökeni.

    pozitif bilimlerin bize bugün sağladığı bilgiyi bir kenara koyalım, daha dünya düz mü yuvarlak mı, şu denizin ötesinde mısır var da örneğin daha ötede ne var sorusunun cevabını bilmediğimizi varsayalım. örneğin, literatürün amerika’nın keşfini kristof kolomb’a atfettiğini ve keşif yılı olarak da 1492’yi işaret ettiğini hatırlayalım. tartışmamız isa’dan önce beş yüzlü yıllarda geçiyor. zihinsel pozisyonumuzu da buna göre ayarlayalım.

    ex nihilo nihil fit (hiçlikten hiçlik doğar) fikri de mevcut ilgili dönemde. yani hiç bir şey vardan yok yoktan var olmuyor. parmenides de durur mu yapıştırmış cevabı: o halde hiç bir şey değişmiyor. değişim bir şeyin şimdi varken sonra yok olmasını gerektiriyor. örneğin ben beş yaşındaki nazlı olarak var idim yıl 1993’ken şimdiyse otuz iki yaşında bir nazlı olarak hayatımı sürdürüyorum. beş yaşındaki nazlı’ya ne oldu? şimdi beş yaşındaki bir nazlı’nın varlığından söz etmenin imkanı nedir? [modern cevap bellektir. farkındayım. ya da zannediyorum. hep herakleitosçuluktan, hiç bir şeyden emin olamıyorum. (bu bloğa bir psikolog lazım.)]

    bugünkü ve yarınki nazlı’nın aynı kişi olduğunu söyleyememenin yaratacağı kaosu düşünmek üzere değişimin sürekliliğine işaret eden herakleitos’a dönelim. herakleitos’un az bozulmaya uğrayarak “aynı nehirde iki kere yıkanamazsın” diye dile yerleşmiş sözü iki şey söyler aynı anda. aynı nehirde iki kere yıkanamazsınız çünkü siz ve nehir değişmişsinizdir. bu birdi. ikinci dert şudur: nehir akmayı bıraktığında nehir olmayacaktır, örneğin göl olacaktır ama akıntı nehrin gerek şartı (nehir olmanın olmazsa olmazı) olduğundan akmayı bıraktığında artık söz konusu bir nehir olmayacaktır. işte tam da bu örnekte olduğu gibi değişimin tüm varlığın kurucu öğesi olduğunu söylemektedir herakleitos. değişim varlıkların özündedir. bu anlamda aldığımızda mevzu kulağa hoş gelse de her sabah başka biri olarak uyandığımı düşünürsek (çok sık kullanılan bir örnekle) dün aldığım borcu bugün ödemem gerektiğini söyleyebilecek bir dayanak bulamayız. veya geçmişte işlenmiş bir suçun veya alkollüyken işlenmiş bir suçun hesabını soramayız. özetle adalet tecelli etmez.

    parmenides’e dönelim: varlık vardır ve yokluk yoktur. zira yokluk akıl tarafından kavranamaz. (hemen şu an olmayan bir şey düşünün ve bu sentor gibi hali hazırda var olduğunu bildiğimiz şeylerin (at ve insan) kes yapıştır’ı olmasın.) dolayısıyla bu araştırma yoluna girmek, yokluğu içeren bir sistem üretmek parmenides tarafından takipçilerine yasaklanır. varlık vardır ve sabittir. üstüne üstlük varlık bütündür, bütün olmasa araya yokluğun girmesi gerekirdi. e biz yokluğu çıkardık en başta. o halde varlık arasında boşluk bırakmayacak şekilde bütündür de. içten içe – sinsi gibi – sürekli bir görünmez değişim geçirmemektedir. çünkü bu değişimin kendisi bir adım öncede olan şeyden başka bir şeye dönüştürecektir ilgili varlığı. ardılı zenon’un örneğiyle de arttıralım: birim zaman ve birim mekanda herhangi bir varlığın hareketinden ve değişiminden söz edilemez. birim zamanı düşünebileceğimiz en küçük zaman birimine, an’a, şimdiye indirgediğimizi düşünebilirsiniz. mekanı da noktaya yani boyutsuza indirgeyelim. düşünebildiğim en küçük mekanda, düşünebildiğim en küçük anda hiç bir şey değişmiyor. e vallahi hareket de değişim de yok ya! çok iyiymiş.

    parmenides’in derdi elbette elmanın çürüyebildiğini reddetmek değil, sadece bu görünürdeki değişimin onu elma olmaktan çıkarmayacağını söylemeye çalışıyor. ve bu değişime bakarak (yani deneye ve gözleme dayanarak) bilgi elde edilemeyeceğini söylüyor. elde edilenin sadece sanı olacağını söylüyor. bilgi yalnızca akılla anlaşılabilir. salt rasyonel bir figür olması anlamında parmenides’in ilk olduğunu söyleyenler de var.

    o halde varlık : sabit, bir öze sahip, yani onu o yapan bir takım özelliklere sahip bir şey. varlık kendinde bir değişmeyene sahip. kullanım kolaylığı adına, varlıkların birden fazla olduğunu düşünebilir, onlara isim verebilir, bu isimler yoluyla birbirleriyle aynı veya birbirlerinden farklı olduklarını söyleyebilirsiniz. bu seviyede bir varlık anlayışı dilin ve bilimin kaynağı. aydınlanmayı ve modern bilimlerin doğuşunu vb düşününce bugün üretilen insan dünyasının kaynağı. çiçeğim (burada kalp var.)

    oluş ise varlığın hareket halinde olduğu iddiasına yaslanan herakleitosçu görüş. değişim özünün ta kendisi olan (nehir durursa göl olur) süreç aslında. nazlı bir süreçse an’lar geçtikçe değişmiş olması şaşırtıcı değil. nazlı’yı gelişimi içinde, beş otuz iki vb yaşlarda olabilen, öğrenebilen, değişebilen biri olarak tanımlayalım. bir potansiyeller ve eylemsellikler bütünü olarak görelim. yani herakleitos elmayı sabit bir şey olarak düşünmeyelim diyor sadece.

    düşünce tarihinin bütününe baktığımda hep bir “aslında a şeklinde olduğu fikrine daha yakınız ama b gibi yaşamayı biliyoruz sadece, o yüzden b diyelim.” faydacılığını görüyorum. herakleitos’un düşüncesinin doğru olduğunu düşünüyorum. şeyler değişir. ben arttırıyorum da değişim de değişir. bazen hiç bir şey değişmez. güçlü bir patlamadan hemen sonra sınırlı bir zaman ve mekanda her şeyi durdurabilir de şok dalgası. mikro ölçekte hızlı (örneğin şu sandalyede oturup yazmakta olduğum sırada bir sürü hücrem yenilendi, umarım) makro ölçekte zamanla kendini gösteren, bazen bu zamanın geçmesinin çok zaman aldığı (pangea’yı hatırlayan?) bazen tık diye kırıldığı düzenin (pandemi?), “hayda bre pehlivan!” sesleriyle kaosun er meydanına çıktığı bir değişim var. bunu görmezden gelmek, bilimi sabitlere, kavramlara yaslamak, düşünmek, konuşmak, ortak bir dil kullanmak yapabileceğimiz tek şeydi, ondan yapıyoruz. bu tıpkı einstein’a rağmen newton’cı kalmak gibi. (biyolog, fizikçi derken çok ihtiyacı birikti bu bloğun.) ya da kant felsefesinin tamamı gibi. buna itirazım yok, alenen kant’çıyım söz konusu epistemoloji (bilgi felsefesi) olduğunda. veya varlıksa konu, birkaç yeri sembolik okumakla birlikte spinoza’cıyımdır muhtemelen. varlık konusunun büyük kısmını da zaten pozitif bilimlere bırakmış durumdayım. bu yüzden ırmaktı, elmaydı, bunların neliğiyle derdim yok aslında. derdim varlık anlayışlarımızın psikolojide yani bireyde ve sosyolojide yani toplumda nereye düştüğüyle ilgili.

    o halde yukarıda sorduğumuz soruyu hatırlayalım: parmenides bana halen özsel olarak beş yaşındaki nazlıyla aynı olduğumu söylüyor ki bence bunun rahatsız edici bir yanı var. neyin özsel olduğunu nasıl belirleyeceğiz? biyolojim mi söz konusu olan? davranışlarım mı? zihinsel kapasitem mi? genetik kodum mu? (hiç fena seçenek değil bugün açısından bakıldığında ama cevaplar hazırlıyorum genetik kodlara da) hangisini seçtiğiniz fark etmez: belirlenmiş ölçekten bir birim saparsam ne olacak? artık insan mı olmayacağım? mikro değişimi görmezden gelme niyetinde misiniz? buyrun size bir örnek: ahmet’in beş milyon lirası vardır. bu beş milyon lira içinden bir lirayı bana verse ahmet’in fakirleştiğini düşünmeyiz hiç birimiz sanırım. sonraaa ahmet’ten bir lira daha alırım. 4999998 lirası olan ahmet halen fakir sayılmaz. peki ahmet’ten bu bir liralardan kaç tane alırsam artık ahmet’in fakir olduğunu söyleriz? tüik’in açıkladığı yoksulluk sınırına varana kadar mı bekleriz? sınırlar nerededir?

    sınır demişken varlığın bir bütün oluşu ne anlama gelir? eğer tüm varlık alanı bir bütünse ve hareketsizse bireyin eyleminin ve dahi yaşamının anlamı nedir? değişmeyeceksem hiç bir biçimde ve dünya da böyle kalacaksa, herhangi bir çabam reel bir değişikliğe sebep olmayacaksa… ay allah korusun, ya bir de varlık alanının en ideal hali buysa?!

    tüm bu tartışmaya ve hikayenin sonuna dair: kant’tan önce yaşasaydım çok üzülürdüm arkadaşlar. kant’ın kıymetini bilelim.

    aşağıdaki videoda ömer aygün (saygılar hocam) herakleitos’u almış biraz zorlamış. gidilecek son noktaya kadar götürmüş. iki kere izledim, halen eksik anladığım şeyler vardır eminim. ben de parmenides’in gidilebilecek son noktaya kadar götürülmesi gerektiğini düşündüm. bunu bir düşünce deneyi olarak gördüm ve katılmayı denedim.

    iyi seyirler dilerim.

  • birbirimize hikayeler anlatmalıyız

    itiraf etmem gerekir ki edebiyatı felsefeden çok seviyorum. bu yazı kendimce sebeplerimi anlatır ama sonu acaba nereye bağlanır?

    felsefe tarihi okumaya başlarken kafasında varlık anlayışına, dünya görüşüne, bilgiyi nasıl edindiğimize ve benzer dertlere dair hazır cevapları olanlarınız varsa, tebrikler! ben bunlardan olamadım, doğru düzgün bir tane bile felsefe metni okumamıştım. bir yandan sayısalcıydım, yani mühendis olmak için felsefeye değil test çözmeye ihtiyacım olduğuna inanılan güzide liselerden birinde felsefe dersine ne kadar girilmeyebilirse o kadar girmiyordum. ama ösym’nin ilgili dönemde hangi adı verdiğini bilemediğim sınavında çıkan tüm felsefe sorularını (hepi topu altı taneydiler) doğru cevaplayabiliyordum. bu hiç bir şey anlatmıyorsa bile, en azından sorulan soruların felsefeyle ilişik olmaktan ziyade “okuduğumuzu anladık mı?” soruları olduğunu anlatıyor bence.

    okuduğumu anlama konusundaki pratiğim eski: sekiz yaşında çocukluk görevimi saksı çocuğu olarak evde yapmaktayken okumayı sökmenin ve sıkılmanın gazıyla okumaya verdim kendimi. bir grubunu ayırdığım ve şu an arkamdaki rafta duran çocuk kitapları hayatımı de-ğiş-tir-di! herhangi bir saksının içinden çıkmadan dünyayı keşfetme imkanı sağlayan ve hâlâ tekrar tekrar okuma isteği uyandıran enid blyton ve thomas brezina’nın yazdığı o macera kitapları benim görevimi eda ediş şeklime o kadar zıttı ki… o kitaplar olmasaydı başka biri olurdum. sonraki yıllarda okuduğum bir çok isim de sağ olsun hiç geri durmadı, gördü ve arttırdı sürekli. yani müzeyyen, bu derin bir tutkuya dönüştü.

    ben başında ne yazarsa yazsın, yazar hukuki kaygılarla ne kadar gerçek hayat ve kişilerle ilişkisi olmadığını söylerse söylesin, bir romanda okuduklarımın gerçekle ilişkisi olduğuna inananlardanım. aylak adam veya yabancı bireye ve görece aykırı bireylere odaklansalar da örneğin, toplumun bir kesimini yansıttıklarını düşünürüm. bir roman ne kadar sürreel öğeler içerirse içersin altında bir toplumun yazgısı yatar bence. guernica anektodunu hatırlıyor muyuz hepimiz? hani şu subayın picasso’ya “bu tabloyu siz mi yaptınız?” diye sorduğu, picasso’nun da “hayır, siz yaptınız.” diye cevabı yapıştırdığı. hah işte biraz onun gibi. yazar ne kadar sembolik bir anlatım seçerse seçsin; kendinden, içinde yaşadığı toplumdan, ilgili çağın ideolojisinden bir şeyler taşınır esere. zaten eserin üretim sürecine bakıldığında yazar da altı üstü bir bireydir, devlet ve onun ideolojik aygıtları tarafından şekillendirilen. ve bilinçdışı çok acaip bir şeydir. (yüzeysellik ölçeğimize bakıyoruz ve alesterekop’un psikanaliz konusunda deniz seviyesinde bile olmadığını, konuya uzaydan baktığını görüyoruz sayın okuyucular.)

    edebiyatla ilgili inançlarımı ve kendi deneyimimi üst üste dizince edebiyatın birbirimizi anlamanın çok iyi bir yolu olduğunu fark ediyorum. zihnimizde başka pencereler açmak için, deneyimleyemeyeceğimiz, empati kuramayacağımız şeylerin bir sahnesini zihnimizde kurup bize izletmek için çok iyi bir araç olduğunu düşünüyorum. anlamanın barışmanın yarısı olduğunu… bunlar da benim naif umutlarım işte.

    edebiyat kuramı çalışıyorum son dönemde. düşündüm buldum sandığım yüzyıllık gerçekler skalasında benim edebiyat anlayışımın da bir yeri var çok şükür. (düşünceler veya keşifler tarihi de her heyecanınızda “yapılmışı var” demek için bekleyen heves katili değil mi ya?) felsefe öğrenimim boyunca hep felsefe önden gitti, ben peşinden anlama çabasında koştum. ergenliğimde düştüğüm varoluşsal bunalımlar sağ olsun bir kaç önceden sorulmuş sorum vardı. onlara denk geldikçe seyrek de olsa, sevindim. edebiyattaysa ben öndeyim. sanatın veya edebiyatın ne olduğu, edebi eserin eleştirisinde hangi ölçeklerin kullanılacağı gibi soruları bu terminolojiyle olmasa da kendime sormuş, deneye yanıla cevaplar bulmuştum. ve bu bazen iyi hissettiriyor. [kamu spotu: cevapların nihai olmadığını hatırlayalım. her daim daha iyi cevaplar verilebilir, ikna olmak tükürdüğünü yalamak değildir.]

    yani sayın okuyucu, senin anlayacağın kaba bir hesapla iki bin beş yüz yıl tutan ana akım felsefe tarihi beni çok ezdi! çok şekillendirdi. tıpkı edebiyat gibi. ama ikisinin arasında bir belirleyen farkı olduğunu düşünüyorum. edebiyatta özgürce ilgimin peşinden koştum/koşuyorum. ya felsefede olan neydi?

  • nietzsche üzerine

    freud’u sevmeyen psikologlar olabildiği gibi nietzsche’yi sevmeyen felsefe mezunları olabileceğini kabullenerek başlayalım. iki isim de kendi alanlarında sansasyonel kabul edilen işler yapmış, iki isim de alanda mürekkep yalamamışlar tarafından abartılmış, ikisi de kendi dönemleri içinde değerlendirmek gereken isimlerden. bu yüzden freud’un psikanalizini değerlendirmeyi psikologlara bıraktım ve nietzsche’nin felsefesini aldım da geldim bugün.

    son bir haftayı hakkını teslim etmek adına nietzsche okumaya çalışarak geçirdim. üslubu gereği benim için okuması ve anlaması zor bir isim, bu yüzden de epey tadım kaçtı kendimi zorladıkça. kendi sancılarımı bir yana koyarsam üslubun genel bir tanımını yapalım: nietzsche neden sonuç ilişkilerinden azade, daldan dala atlayan – hadi daha formel bir kelime kullanıp “kesintili” diyelim – ve büyük oranda şiire yakın bir tarzda yazıyor ama şiir yazmıyor. kısa paragraflar, kendini sıkça tekrar eden kelimeler, konusunu olduğu gibi anlatmak yerine seçtiği alegorik anlatım şiirle yakınlığına örnek gösterilebilir. halihazırda zerdüşt kendini “şair” olarak anıyor da. yine aynı zerdüşt bir havarisi kendisinden bir önermesine dair sebep göstermesini istediğinde, “bir de nedenleri mi tutacaktım aklımda?” diye cevaplıyor. tabi böyle cevaplamıyor. tam olarak şöyle:

    “bir bellek fıçısı olup çıkmaz mıydım, nedenlerimi de saklasaydım kendimde? çok geliyor kendi görüşlerimi kendime saklamak bile; kimi kuşlar da uçup gitti.”

    böyle söyledi zerdüşt, frıedrıch nıetzsche

    bence artık daha net ne demek istediğim.

    bu bir düşünceyi aktarmak için ne garip bir yol! simge hakikati söyler diyen terry eagleton* geliyor aklıma, hakikate vakıf olamadım diye derdime yanıyorum. anlaşılmamak mıydı hedefin canım nietzsche? ya da yalnız üst insanın seni anlaması? nietzsche beni tanısaydı, beni çöpe atacağı poşete acırdı. o kadar da temiz bir kast sistemi var kafasında. hadi bu kast sisteminden bahsedelim.

    bir antik yunan filozofu olan herakleitos’un felsefesine olan samimi duygularıyla tanıyoruz nietzsche’yi. ikisi de diğerlerinden (yani kendileri ve kendilerinin sevdikleri az sayıda insan dışında kalan oldukça kalabalık bir insan grubundan) “pek çoklar”, “pek fazlalar” diye bahsediyor. nietzsche doğrudan kopyalıyor bu herakleitos söylemini. bu pek çokları “sürü insanı” tanımını alarak nietzsche’nin kast sisteminde en alt basamağı oluşturuyorlar. aldıkları isimlerden anlayacağınız gibi gereksiz olan bu insan grubu hayvan ile üst insan arasındaki çizgideler(diğer tüm insanlar gibi). bu çizgi bir uçurumun üstüne gerili bir ip ve ancak ipin üstünde yürümeyi denemeye cesaret edenlerin varlığı dünya için yeterli ve hatta daha doğru. bu ipin üstünde yürümeye kalkışmayanlar, uçurumun üstünde olduklarını ve ince bir çizgide hareketsiz bir hayat yaşadıklarını fark etmeyenler varsın düşsün zaten de cesurlara, tutkululara yol açılsın. tamam, benzetmeden çıkalım. diyor ki: hepimiz bir değerler sisteminin içine doğarız. kimi kanaatkarlar, içine doğdukları bu değer sisteminin farkına bile varmaz, onun cevval bir uygulayıcısı olur ve asla alternatif bir gerçeklik aramazlar. bunlar sürü insanıdırlar. (sendika yürüyüşü görünce de “sürü geçiyor” demişliği var) kendine yüklenmiş değerler sisteminin farkında olanlar geliyor ardlarından. bunlara pasif nihilist diyor. farkında ama henüz harekete geçmemiş, hiçbir şeye “hayır” dememişler bunlar. (2 mayıs tarihli şerh: pasif nihilist de “hayır” der ama aktif bir yeni anlam ve değer arayışının olmadığını not düşelim buraya. bu aşama yaygın bilinen nihilizm tanımına da denk düşer. detaylar için bkz: aşağıdaki yorumlar) ardından aktif nihilistler geliyor. bunlar “hayır” diyenler. kendilerine dayatılmış kurallara (ahlaki, dini, kültürel tüm kodlara) “hayır” diyenler ve anlam arayışında olanlar. kendi özgün değerler sistemini kuranları kutsuyor nietzsche. kendilerine “evet” diyenleri. onlar da “üst insan”lar. insan üst insana ulaşmak için harcanması gereken bir sarfiyat malzemesidir nietzsche’de. şimdi buyurun can pazarına.

    kendisinin hiç mi iyi bir yanı yok? dönem olarak hegel’den (1770-1831) – ulus devletin oldukça sağlam temeller üzerine oturtuluşundan – hemen sonra gelip topluma, kültüre, dine, tanrıya yüksek sesle “kötü” demek cesaret istiyor elbette. ama yukarıda sendikayla ilgili örnekte söylemek istediğim gibi örgütlülüğün, ortak aklın, ortaklık içeren herhangi bir şeyin güzellemesini yapamazsınız nietzsche’nin felsefesiyle. zira ortaklık ve birliktelik “zayıf”lar içindir. zayıfların birbirine sığınışıdır toplum ve halkın kendini yönetmesi olarak demokrasi akla gelebilecek en kötü yönetim biçimidir. insana gerekense kendini gerçekleştirmesine, kendi değerini yaratmasına imkan tanıyacak bir “özgürlük”tür.

    gelecek programda felsefesini sevdiğim freud’la psikolojisinden hazzetmediğim nietzsche’yi karşılaştırırım belki. bir de iki ismin de kadınlarla olan derdine “özcülük” kavramını da dahil ederek değinmek gerek belki.

    hakkında konuştuğumuz eser nietzsche’nin “böyle söyledi zerdüşt”’ü. bendeki kopyası türkiye iş bankası yayınlarından 2019’da çıkmış idi.


    * eagleton, terry; edebiyat kuramı( ayrıntı yayınları, 2014): “bu anlamda simge, zihne sorgu sual istemeyen hakikatler getiriyordu, sen ister gör ister görme.”

  • ikarus’un düşüşüne üzülmeli miyim?

    Gowy-icaro-pradoseyir zevki yüksek bir tabloyla başlayalım. (By Jacob Peter Gowy – İkarus’un Düşüşü Public Domain, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=27493281) sanat felsefesi dersinde beni en çok etkileyen tablolardan biri bu. bir diğerini sonda bulacaksınız. ama şimdi bu: dönemin bir getirisi olarak insan bedeninin iyi örneklerini görüyoruz. güçlü, yerli yerinde kaslar. daidalos’ta bile. soluk arka plana rağmen göze batan o kırmızı, tüm odağımızı ikarus’a çekmek istiyor. ikarus’un kanatları paramparça, yanındaki adam babası daidalos. kanatlar daidalos’un eseri. her zanaatkar gibi ürettiği kanatların içeriğinden ve neye dayanabileceklerinden haberdar. bu yüzden uyarıyor ikarus’u çok yükselmemesi konusunda. tahmin etmesi zor değil, birden fazla anlatı var bu konuda ve bir anlatıda ikarus heyecanına, bir başkasında kibrine yenik düşüyor. belki babasını duyamıyor. bilmiyoruz. ama bildiğimiz ikarus’un düşmekte olduğu. yakından bakarsak tabloya gözleri dolu. yanında, düşüşünü durduramadığı oğluna hüzünle, panikle eşlik eden bir baba. kanatları sağlam ama hareketi aşağı yönlü. muhtemeldir ki son ana kadar yapabileceği bir şey arayarak onunla aşağı inecek hızla. daidalos hikayelerin hiçbirinde oğluyla beraber ölmüyor.


    ikarus yunan mitolojisinde birden fazla karaktere denk geliyor, en bilineniyse balmumu kanatlarıyla – zanaatkar daidalos’un oğlu – ikarus. balmumu kanatlarıyla güneşe fazla yaklaşınca kanatlar erir ve ikarus düşer. daidalos dönem içindeki birçok icadın kendisine atfedildiği bir zanaatkar. örneğin oğlu ikarus’un ve kendisinin taktığı balmumu kanatları daidalos yapmıştır. başarılı bir zanaatkardır. başarısı – daidalos’un yaptığı kanatlarla – ikarus’un güneşe fazla yaklaşacak kadar çok yükselebilmesinde gözlenebilir. bir başka anlatıda daidalos ve ikarus iki ayrı yelkenlide seyahat ederlerken ikarus yine ölür ve yelkenli bir daidalos icadıdır. daidalos, insan olmasına rağmen dönemin olymposlu tanrılarının saygısını kazanmıştır.


    hikayenin bir adım gerisine gidelim: ikarus ve daidalos neden kanat takıp uçmuştur? çünkü bir labirentten kaçmaya çalışmaktadırlar. labirenti kim yapmıştır peki? daidalos. bu hikaye geriye doğru uzun. önünü ardını bilmek için bakılabilecek kaynaklar aşağıda. beni bugünlerde bunları düşünmeye iten birden fazla tetikleyici var. İşte ikincisi:
    (Pieter Brueghel – manosuelta.files.wordpress.com, Kamu Malı, İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara.)

    Bruegel,_Pieter_de_Oude_-_De_val_van_icarus_-_hi_res
    ilk tablo “ikarus’un düşüşü” olarak anılıyorken, bu tablonun adı “ikarus’un düşüşü sırasında bir manzara”. ikarus’un yerini ben söylemeyeceğim ama bu tabloda da mevcut kendisi. bunun ilk tabloya göre daha kötücül bir ünü var. insanların diğerinin acısına karşı duyarsızlaşmasıyla ilişkilendiriliyor. ikarus düştüğü sırada hayatın gidişatı bir an bile sekmiyor, kendisine dönmüş kafalar veya ona doğru koşanlar yok. daidalos da yol yakınken dönmeye karar vermiş olacak ki bu tabloda yer almıyor. (kendisi sicilya taraflarında bir başka hükümdarın zanaatkarı olup onun şımarıklığını doyururken harika icatlar yapmaya devam edecek.) belki bu yüzden sadece söylentiler var tablonun kime ait olduğuna dair. hatta elimizdekinin eserin orijinali olup olmadığından bile emin değiliz. zira olması gerekeni mi resmettiği, yoksa hiciv dolu bir eser mi olduğu konusu da tartışmalı. niyetini okumayacağım.


    bana gelince daidalos’u da ikinci tabloyu da suçlamıyorum. başkalarının fizik kurallarından veya kendi kararlarından kaynaklı acılarına da “deneyim” gözüyle bakıyorum. bakın burada, geçen yazıda sözü geçen ilk iki mutsuzluk kaynağına gönderme yapıyorum. konu insanla insan ilişkisine gelince işler karmaşıklaşıyor. oraya dair de sonra konuşuruz.


    gelelim üçüncü tetikleyene. son günlerde ünlenmiş bir kitap, aslında 2018’de basıldı: madeline miller’den “ben, kirke”. ikarus’un hikayesi dahil birçok ünlü mitolojik hikayeyi bir nymphanın gözünden yeniden okuyoruz. son dönemlerde elimden bırakamadım dediklerimden oldu. yukarıdaki eserleri hatırlattı. onlar da evde olma halini. sonra olaylar gelişti.


    bu yazıyı yazarken tablolarla ilgili vikipedi sayfalarından, adı geçen eserlerden bir de kabalcı’dan çıkma pierre grimal’ın “mitoloji sözlüğü (yunan ve roma)”’nden faydalandım. kaliteli ilişkilendirmeler dilerim.

  • “uygarlığın huzursuzluğu” üzerine

    anne karnındaki bebeğin “ben” ile “ben olmayan” ayrımı yoktur. annesiyle kendisi arasındaki sınırları göstermesi istenebilse bunu başaramayacağı açıktır. bunu benim de başaramayacağım açık, içerisi ve dışarısı konusunda kendimle tartışır, hangisinin anne hangisinin çocuk olduğunu karıştırırım. ya da bir dakika:  zaten böyle bir ayrım yapılabilir mi ki?

    ihtiyaçların neredeyse var olmadan karşılandığı bu birliktelik duygusu doğumdan sonra ortadan kalkar. anneyle bebek arasındaki bağ kesilmiştir. ilk andan itibaren hava, su ve besin artık birer dış öğedirler. dış dünya kendini ihtiyaçlar üzerinden hissettirir. bebek kendine dahil sandığı her şeyi zamanla kendinden kesip atar. anne karnında muhtemeldir ki acıkma diye bir histen haberdar değilsinizdir ama dışarıda karnınız acıktıysa dışsal bir öğeyle doyurulmanız gerekir. freud bunu ilk patolojik sorun olarak okur. varoluş bir bütünlük içinde başlamıştır ama artık hayatta kalmak bireyin çabasını gerektirmektedir. bebekseniz ağlarsınız, yetişkinseniz kalkar yemek yaparsınız. bu durum örneğin bu günlerde “her gün üç öğün ne yiyeceğini düşünme” sorunu olarak bize eşlik etmekte. freud’a göre yemek yapmaya üşenmeniz veya nur ile doyma hayalleri kurmanız şaşırtıcı değil.

    anneden koparılan kişi ömrü boyunca bu ilk birlik duygusunun arayışındadır. kimimiz aşkta, kimimiz dinde (nur vb ile doyabileceğinizi söyleyen tüm doğa üstü öğretilerde) bu birlik duygusunu yeniden bulmayı deneriz. burayı “güç sizinle olsun” diyerek noktalamak isterim.

    “aşkın doruklarında ben ile nesne arasındaki sınır silinme tehlikesi gösterir.”

    “peki ne diye anne karnına dair hatıralarım tüm hayatım boyunca yakama yapışmak zorunda olsun ki?” sorusunun cevabını, roma gibi defalarca yıkım görmüş bir şehrin tarihi eserlerini tüm katmanlarıyla eş zamanlı gözümüzde canlandırmaya çalışırken arar freud. ama bir türlü kendi örneğinden tatmin olmaz. roma tarihindeki tüm dönemleri ve bu dönemlere dair tüm önemli, imza niteliğindeki eserleri aynı anda gözde canlandırma çabası – bu eselerin bir kısmının mekânsal kesişimlerini de hesaba katınca-  epey zorludur. bunu bellekteki hatıranın da eş zamanlı var oluşuna denklemek ister. ama örneklerle konuşmanın zorluğuna takılır ve şunu demekle yetinir: “…ruhsal yaşamda geçmişin korunabileceğini, ille de yok olması gerekmediğini iddia etmekle yetinmeliyiz.”

    dönelim bebeğin son durumuna: ana damardan koparılmış, ben ile ben olmayanı ayırmış kişi artık üç ayrı cephede savaşacaktır: kendi bedeninin ihtiyaçları veya getirisi olan tüm olumsuzluklar, doğanın bizim için hazırladığı küçük süprizler (doğal afet ve benzerleri) ve diğer insanlarla ilişkilerin olumsuz tüm getirileri. bu cephelerden ilk ikisinin yıkıcılık kapasitesine rağmen insan en çok, diğer insanlarla olan ilişkilerinin olumsuz sonuçlarından şikayet etme eğilimindedir.

    freud, hayat denen savaş alanındaki amacı “mutlu olma”, yani “hazza yönelme” ve “acıdan kaçınma” olarak tanımlar. hazzın peşinden koşma zorlu bir hedeftir, bu yüzden genel eğilimimiz acıdan kaçınma yönündedir. “uygarlığın huzursuzluğu” tam buralarda baş gösterecektir. huzursuzluk sorununu toplum olarak yaşamamızın bir sonucu olan suçluluk duygusuna – kendi deyimiyle yıkım güçlerine – bağlayacak. ama oraya daha var. bu yüzden belki bunu parçalı bir dizi yapmak gerek.

    o halde toparlarken şunu paylaşayım: metnin sade dili okumamı oldukça kolaylaştırdı. freud’un “uygarlığın huzursuzluğu” eseri – salt psikanalitik bir eser olarak görülmekten ziyade – felsefi, toplumsal ve antropolojik temelli bir eser olarak görülüyor. benim için metinde öne çıkan ilk iki bölümdü: gündelik insanın yaşamının ve insan hayatının amacının derli toplu sade bir dökümü. din ihtiyacı ve hatıralarımızın ne kadarının bizimle yoluna devam ettiği tartışmaları ilgimi çok çekti ki bu kitabın konusu açısından bakıldığında ana tartışmayı destekleyici nitelikteydiler. derdim de tüm kitabı anlatmak, ana temaları aktarmak olmadığı için gönlümce seçebildim. şükürler olsun artık okulda değilim.

    gidip yemek yapayım.

    sevgiler.

     

     

     

     

     

  • çünkü neden olmasın?

    küçük harfli blog yazılarım neden olmasın? neden her gün değiştirmeyeyim bir önceki gün yazdığımı?

    hayır, öfkeli değilim. duygularımı ve düşüncelerimi yakalamaya, anlamaya ve düzenlemeye çalıştığım bu meditatif günlerde sakinim. ismi lazım değil  sürecinin hatırlattığı, hayatımın ilk on dokuz yılı oldu. sıkılmaya, yalnız olmaya, evin içinde kendimi oyalamak için bir şeyler aramaya aslında alışık olduğumu bir hafta içinde fark ettim. evet, bisiklete uzun süreden sonra yeniden binmek gibi. sıkılmak hatırlamanın bir parçasıydı, ona da gereken zamanı ayırdım.

    illa nedenlere ihtiyaç varsa; yazmayı öğrenmek istiyorum: bir tezi temellendirmek için; adımları izleyerek ve kavramları kullanarak. ama sıkılmak veya sıkıcı olmak da istemiyorum. “insana insan gerek” ilkesi gereği eğer bir kişi okuyacaksa bu monoloğu o da alıp başını gitsin istemem. bu yüzden burada vücut bulacak metinlerin hiç biri bir akademiklik iddiasında olmadığı gibi; “bir genç kızın gizli defteri” de değil bu.

    yine de kavramlar konusundaki iddiasızlığımın altını çizmek isterim. felsefe deyince gözümde son zamanlarda sıkça bir havuz canlanıyor: bir kavram havuzu; bize düşenin içine girip yüzüp farklı kavramları yan yana koymak olduğu. birlikte düşünülünce ciddi (en azından bireysel) aydınlanmalar yaşatabilecek kavramlar var. yeri geldikçe beni aydınlatanları paylaşacağım. bir yandan da benim kavramlar havuzum epey sığ. bu yüzden her çağın, her dönemin, her filozofun katmansız yüzeyinden bildiriyorum. bu sığlıkta birbirine epey uzak dönemleri ve fikirleri birbirine bağlamak daha kolay. filozofla arama elçi sokmayı da sevmiyorum. eğer mümkünse birincil okumaları filozofun kendisinden yapmayı tercih ediyorum.

    kavramın tarihselliği konusu hegel’den beri malum. bu yüzden kendi kişisel tarihim içinde bir kavramdan ne anladığım da değişiyor. (her okumada yeni okuduğuma ikna olma eğilimim de var.) değiştikçe kendimi güncelleyip, şerh düşeceğim kendime. değişimi gözleyebilmek ve çöpe dönüşmeden önce bu bloğu bir çeşit sözlük olarak da kullanabilmek için en ilkel (ben ve felsefenin ilişkisi ilkel, kabul edelim) versiyonunu da yayında tutmayı planlıyorum ama kendi yazdıklarımdan yüzüm kızarırsa (benim de ar damarım var) bir metni külliyen yıkıma uğratma ihtimalim de var. en son tercih edeceğim yöntem olsa bile. özetle bu site “oluşa tabidir”.

    zannederim okuduklarım üzerine yazmak bu sitenin ana eylemi olarak tanımlanabilir. salt felsefe okumuyorum ama “düşünmek ancak kavramlar aracılığıyla olduğunda düşünmektir” dendiği için bana, her okuduğumu bir kavramla ilişkilendiriyorum ister istemez. bu yüzden belki biraz edebiyattan da dem vururuz.

    son bir haftada freud’un “uygarlığın huzursuzluğu” kitabını okudum ve oldukça fazla etkilendim. ilk yazının bu kitaba dair olması muhtemel.

    bekleyip görelim derim.

    6 nisan tarihli not: bunu en temelde bir konuşma ihtiyacından yaptığımı fark ettim sonra biraz daha üzerine düşününce. lisans döneminde şöyle ders çalışırdım: okuyacağımı okur, alacağım ders notunu alır, sonra gider karşıma çıkan ilk tanışa hiç felsefe bilmeyen birine anlatır gibi anlatırdım. sorular sorulur, tartışmalar açılır, konu zihinde kendine oturacak yer bulurdu. şimdi ilişkilerimiz uzak mesafeli ilişkilere dönüşmüşken en sevdiğim iletişim yöntemine dönebiliriz.