illa yürüyeceksek bu yolu önce burada duralım. bir etrafımıza bakalım, koşullarımızı anlamaya biraz zaman ayıralım. aç mıyız, açıkta mıyız, su var mı, giyinik miyiz, barınakta mıyız? bir anlayalım. yetmesin, koşulları mümkün kılan arkaplanı da değerlendirelim. nasıl burdayız, nasıl hayattayız, yakın gelecekte başımıza gelmesi muhtemel şeyler ne? av mı bol, avcı mı yok? hemen sevinmeyelim. çünkü bazen şeyler ilk bakışta göründükleri gibi olmazlar. ancak derinlikli bir ilgiyle kendilerini açık ederler. gerekli ilgiyi, zamanı ayırınca ufkumuza katılan şeyler arasındaki ilişkileri keşfetmenin keyfini sürelim. keşiflerimizin getirdiği heyecanı, neşeyi bir hazmedelim. sonra gideriz nereye isterseniz. avcılar akşama mı gelirmiş? e tamam, az dinlenelim.
illa gideceksek bir yana, geleceğe gidelim mümkünse. atlamasız, kaçamaksız bir gelecek olsun aradığımız. ileri sarmak falan yok öyle. illa tarihten dersler çıkaracaksak ama, illa geriye gideceksek şimdinin koşullarıyla benzeşen koşullar bulalım hiç değilse.
- daha önce de avcılar böyle gündüz vakti yok olduydu ortadan şükran, inanmazsın. sandık hepten gittiler.
- e ne olmuş da kız?
- yan köyden bizon sürüsü geçecekmiş. onlar daha etliymiş. ona gitmişler. akşamına bizonlardan tepiği yiyip geri geldiler.
- mevsimlerden neymiş sevcan?
şükran kadar akıllı olalım mesela. koşullar benzeşiyor mu bakalım. mevsimler tutuyorsa oradan muhtemel bir gelecek tahayyül eder, önlemimizi alırız. akşama gelecek avcılar varken şükranla sevcan üzerinde bulundukları kara parçasının pangeadan ne zaman ayrıldığını konuşmasınlar örneğin. ya da onlar ne istiyorsa yapsın biz yapmayalım.
bence bugünün meseleleriyle ilişkilenmenin kötü yollarından biri 2500 – 3000 sene öncesinin felsefesinden okuya anlaya bugüne gelmeyi hedeflemek. bu hiç bir şey değilse bile bugünün meselelerinden kaçmak gibi geliyor bana. aristoteles’in erdem anlayışı veya platon’un filozof kralı bugünde karşılık bulmaz, anlama bürünmez demiyorum. evet, halen bu kavramsallaştırmaların işe yarayacağı anlar olabilir ama bugünün politikasını anlamak için bakacağımız ilk yer olmamalılar gibi geliyor.
nazlı’nın savunması
bu metinle karşıma aldığım şeyi tarif etmek isterim: milattan önce 550’ler civarında thales’le başlatılan batı felsefesi tarihiyle, bunun avrupa merkezli tarih anlayışının bir parçası oluşuyla ve türkiye’deki felsefe okullarında yaygın olarak öğretilenin bu oluşuyla bir derdim var. felsefe bölümlerinden mezun olup filozof olmuyoruz çünkü öğrendiğimiz şey felsefe yapmak değil. öğrendiğimiz şey felsefe yapmışların kavramlarının kabarık bir listesi. kim hangi meseleyi, hangi açıdan ele almış, nasıl değerlendirmiş, nasıl adlandırmış, bir öncekinin benzer kavramından nasıl da farklıymış…
bu öğrenimin bizde yarattığı iki tür kasılma olduğunu düşünüyorum:
(1) baştan başlama takıntısı: thales’in içinde yaşadığı antik yunan ile günümüz arasında dramatik farklar olduğu aşikâr. örneğin ben miletos’lularla yaklaşık olarak aynı coğrafyayı paylaşıyorum ama halen yaşayışlarına dair çok az bilgiye sahibim. çokça antik kent geziyorum mesela ama bir anaksimandros’u milet antik kentinde nereye konumlandıracağımı bilemiyorum. apollon kültünde mi takılırdı yoksa -maliyetli olacağı için toprak altından çıkarılmayan- ekonomik alt sınıfların yaşadığı sokaklarda mı? yani anaksimandros’la benim aramda tarih var. binlerce yıllık, kentleri toprak altına gömen bir tarih. o tarihin yarattığı farklılaşma, farklılaşmanın anaksimandros’un düşüncesine yansıyış biçimi, bölümden içeri adımımı attığım anda aşmam gereken bir engel olarak önüme dikiliyor. dünü düşünmemiş biri için uzak bir hedef.
(2) “bugüne kadar akıllara düşmüş her düşünce zerresini yakalamadan kendi fikrimi beyan etmeyeceğim” kasılması: thales her şeyin kendinden kaynaklandığı maddi kaynağın su olduğunu söyler, herakleitos ateş, bir başkası çıkar hava der. felsefe tarihi boyunca akılcılarla deneyciler çatışır. kant bir şey der, hegel çıkar kant’ı örseleyen başka bir şey söyler. neredeyse her fikir zıddını kendi içinden doğurur. görülür duyulur biçimde ifade edilmiş her düşünce kendi itirazını, karşı cephesini davet etmiş gibidir. belli bakış açılarından karşı çıkılabilecek bir cümle kurmayalım diye tüm felsefe tarihini tarayıp öyle cümle kurmaya çalışmak… ve elbette bu tarama mümkün olmadığından hiç cümle kuramamak… nası desem, korkakça mı desem, sıkıcı mı desem, sahi ne desem?
karşı tarafın savunması
felsefenin arkaik travmalarından biri elbette sokrates’tir. şehrin ileri gelenlerini sorularıyla zorlayan sokrates, idam cezasına çarptırılır ve cezanın uygulanmasıyla da ölür. sokrates’in başına gelenler binlerce yıldır felsefecilere ibret olur. öldürülmekten korktuğu için sessiz kalanlara laf etmiyorum. söylediğinizde öldürülebileceğiniz acil olmayan bir düşünceniz varsa günlüğünüze yazın, ecelinizle öldüğünüzde biz okuruz.
peki acil olmayan düşünce mümkün müdür? belli ki mümkün. felsefe eğitimimden anladığım düşüncenin aceleye gelmediği. bu sefer şakasız. hızlıca sonuçlara atlamayı önermiyorum kimseye. felsefe tarihine bakmamayı da övmüyorum burada. daha çok şunu söylemeye çalışıyorum: içinde bulunduğumuz çağ krizler çağı olarak tanımlanıyor. 1950’lerden itibaren her şey önceki dönemlerin birkaç katı daha hızlı işlemeye başladı. artık her şey acil. dünya kriz yönetimi modunda. kriz yönetimi modu ile felsefe örtüşmez gözüküyor.
günümüzün felsefe için yaygın seminer başlıklarından biri “felsefe ne işe yarar?”. bir meşruiyet sorununun işareti olan bu soru beni ilgilendirmiyor. ben bu yazıyla “felsefe nasıl işe yarar?” sorusunu yanıtlamaya çalışıyorum. belli ki felsefe tarihinin, en başından günümüze uzanmaya çalışan ama boyu yetmeyen, dört yıla sığmayan bir dökümünün, felsefe bölümlerinde belletilmesini işe yarar bulmuyorum.
aksine, yolculuğun bugünden başlamasını, felsefenin bugünün sorunlarından tahrik olmasını ve ancak ilgili tahriği canlı tutacak momentlere geri gitmesini öneriyorum. “hadi burada bir beş dakika kaybedelim.” diyorum. kurtaracağımız yıllar hesaba katıldığında buna değer.
* bu cümle Serkan tarafından kurulduğu günden beri yazısını bekliyordu.
**şimdinin felsefesi/tarihi konusunda cezbedici örnekler benim için foucault’da karşılık buldu. aynı meselenin kökleri nietzsche’de de mevcut.
Yorum bırakın