sen gerçek hayatta ne yapıyorsun?

merhaba,

aşağıdaki metin nisan civarı yazılmış bir oyuncak atölyesi güzellemesi ile başlıyor. yıllar önce yazılıp aposto’da yayımlanmış bir bültenle devam ediyor. hayat kesintisiz bir çizgi gibi yaşanmıyor. ama yine de dönüp dolaşıp benzer kapıları açtığıma göre benim hayattan anladığım bir başlık altında toplanabiliyor. yapacağız, birlikte yapacağız, yüz yüze olacağız. elimizde bunlar var. pratikten de teoriden de kopmayacağız. buradan devam.

“konuşmayı unutuyor muyum? saf bir tekhne haline mi geçtim yine? bu daha önce de olmuştu. delirmiştim iş iş diye. iş edindim kendime.

çalışmak korkuyu yener demişti hegel. haklıydı. bir ay öncesine kıyasla çok daha az şeyden korkuyorum. descartes da haklıydı, fiziksel güçlerle zihinsel olanların birbirine yanaşmayan bir yanı var. elim işlerken lafazanlığım duruluyor. yazarken de çalışır ellerimiz, biliyorum. öyle bir çalışma değil ama kast ettiğim, bir sonraki adımın bütünün estetiğinde değişikliklere sebep olduğu, ortaya meta koyduğumuz, eşya koyduğumuz cinsten bir çalışma. o çalışma sırasında konuşmakta zorlanıyorum ben. sorulan sorular için durmam, bahsetmem istenen şeyleri anlamak için elimdeki işi bırakmam gerekiyor. okumaktan yazmaktan alıkoyuyor. belki sadece yorgunumdur.

çalışırken hepimize bir şey oluyor. hepimize başka bir şey oluyor. kimimiz dalıp süzgeçlerden geçiriyor aklını. dizyem düşünce sızacak gözlerden az daha zorlasa. kimimizin konuşası var, koca bir dünya seriliyor atölyenin dört duvarına. duvar duvar olmaktan çıkıyor. saf renk. yaşar kemal lazım o rengi anlatmaya. duvarlar menevişleniyor?

hegel haklıydı. malzeme bizi biz malzemeyi dönüştürüyoruz.

bir oyuncak atölyesi çalışıyor. yazının reklamlar kısmı burada bitti.

yine aynı soru geliyor: “sen gerçek hayatta ne yapıyorsun?”

SEN GERÇEK HAYATTA NE YAPIYORSUN?

dedi bana Levent Kavas. Ben de güldüm, “Bu ne ki hocam, simülasyon mu?” dedim. Adaptasyon sorunu yaşadığım şu gün simülasyon üzerine düşünmeyi tercih ettim.

Uzun bir aranın ardından merhabalar! 

Günler yazmadığım için mahçup olmalar, kafamı kesinlikle toparlayamamalar ve deli dolu koşturmalarla geçti. Yaz haftalara, günler sabah ve akşam vardiyalarına bölününce zaman hızlı aktı. Bolu’da trafikte takılıp kaldığımız günün üzerinden en az bir sene geçti. Ömrüme ömürler katıldı. Yaşanan şeyler pişmanlık bırakmadı. Sonra bu yaşananlar yavaşça mahcubiyet perdesini de araladı, neşe o gün hakim oldu her şeye. Şimdi hem neşeli hem buruk, “Ben gerçek hayatta ne yapıyordum?” sorusunun cevabını yeniden bulmaya çalışıyorum. Ama önce neler olduğunu baştan sona anlatma ihtiyacı duyuyorum. Biraz askerlik anısı gibi, ömrümün geri kalanına yayılacak, tekrar tekrar anlatılacak anıları sınıflandırmaya, sıralamaya ve başlamaya hazırlanıyorum. Şimdi her şey çok sessiz.

Her şey 15 Temmuz 2021 günü başladı. Ön hazırlıklar bitmemişken, ön hazırlık her şeydir demişlerdi bana ama bir yandan da hiç bitmez. Hiç bir şey bitmez. Şeyler şeyleri hazırlıksız yakalarlar. Bu tip durumlarda “kervan yolda düzülür.” Bu yazının kendisi gibi. 

Bir alanı yaşanabilir hale getirmeye çalışmak, Merve’nin dediği gibi “fikrin yanında yaşamı da üretmek” çok fazla gözetim gerektiriyor. Çizgiler çok ince, özenle tahakküm arasında tehlikeli bir sınır var, kolay geçiliyor. Bir göz hep sınırda, özen tarafında kalarak bir haftalık beraber yaşam alanı kurgulamaya çalışıyoruz. Hepimiz gergin ve yorgunuz ama varmaya çalıştığımız yer kafamızda net, günleri neşeli bitiriyoruz.

Bu modelin görünür/ bilinir ilk örneklerinden biriydi Nesin Matematik Köyü. Daha iddiasız bir ifadeyle benim tanıdığım ilk örnekti. Birileri formal eğitimden memnun olmamıştı da liseliler için ileri düzey matematik okulları yapmaya başlamıştı dağın başında. Bir inzivaya çekilmek gibi ama inzivaya başkalarını da davet ederek. Sonra üstüne tiyatrocular eklenmişti. Bir grup sosyal bilimlere meraklı genç bu mekanları kullanarak kendi kamplarını düzenlemeye başladılar. Şirince’de bir alternatif kampüs serpildi. 

Alternatif kelimesi aşınalı çok oldu, kabul. Yine de ana akımın kendisi asık suratlı, gri duvarlı, hocadan çok bürokratlı haliyle uzun zamandır itiyor gençleri. Evet, iddiam bu. Yüzü suyu hürmetine okula gittiğimiz sayıları ikiyi geçmeyen hocalarımız, bir de anlam yüklenmiş kağıtlar ve bu sayede bir hayat edinme arzularımız olmasa vallahi kapısından geçmeyeceğiz hiç birimiz. Üniversitenin. Ama akademinin kendisi, öğrenmenin kendisi, ufku gündeliğin üstüne veya gündeliğin derinine doğru genişletmenin kendisi halen çok çekici. Bu çekime kapılmış bir grup sosyal bilimlere meraklı gencin arasına karışma fırsatı buldum bu yaz.

Sonrası üst üste yığılan duygular, düzensize doğru akmaya hazır bir ırmağı yolunda tutma çabaları. Hem derse girip hem akşamcılığı pratik edip sabah da mıntıka temizliği ne alemde kontrolü… Orman yangını çıkmasın diye sabahları 06:00’da uyanıp orman arazisini de kapsayacak şekilde yanıcı alt örtüyü kaldırma ekipleri… Öğlen gölgelik alan, derste minderli sandalye kapmaca… Tam gözler kapanırken sıcaktan, “çok acayip bir şey söyleniyor şu an” diye yerinden sıçramalar… Ünlü hocalar, ünsüz hocalar… Gençlerin yaşlılardan daha çok sevilmesi… Kaide bozan istisnalar…  

Ömrüme ömür katıldı diyorum ya, beklenen yaşam süremin uzamasından ya da çok mutlu olduğumdan falan bahsetmiyorum. Geçtiğimiz sayıda Marion Milner’ın Kendine Ait Bir Hayat’ını konuştuk Duygu’yla, o kitaptan bir temayı hatırlıyorum. “Anda olmak, anda kalmak” gibi yine aşınmış bir söz öbeğiyle karşılayacağım, “deneyimi tam anlamıyla içselleştirmek, doygunlaşmak” gibi bir şeyden bahsediyorum. Dikkatin mızmızlanmayı bırakıp tamamen dışa ve o ana yöneldiği bu jest günlerin sonunu memnun getirmemi sağladı. Deneyimden bu kadar fazla pay alınca da ömrüm çoğaldı.””

DAHA DERLİ TOPLU DİNLEMEK İSTEYENLER İÇİN

minör siyaseti, hatta siyaseti bilmem ama Onur Eylül Kara’nın şu anlatısı bu iki iç içe geçmiş deneyimi tarifliyor: https://open.spotify.com/episode/0dGcOxxQ8iRkPlcgWY6Umz?si=17845973705c40aa

Yorumlar

Yorum bırakın