boş uzay

hakan’a haber salın. bugün duygularımdan bahsedeceğim.

eşe dosta özelden saracağıma yüksek sesle buraya söyleyeyim: benim böyle yönetilmemekten başka umudum kalmadı. umut edebileceğim çok az şeyden biri bu. değiştirmek adına bir şey yapabileceğim tek şey bu. umut, hareket etme gücü verdiği sürece anlamlı. umut, fiziksel gerçeklikle ilişkili. depremin olmamış olmasını umut edemiyorum.

sayıya indirgenmiş insanların öldüğü haberini almak da istemiyorum. televizyon ne güzel makine, hızla öğütüyor anneleri, kardeşleri, çocukları, yiğenleri, bff’leri, yan komşuları… aklınıza gelebilecek, yokluklarıyla uzayı boş bırakacak tüm ilişkileri. hem sayı halleriyle acı da vermiyorlar. sayılar can acıtmaz. mucizeler de bu kadar sık yaşanmaz.

felsefe içeriği mi aranıyor? açık, sıralı bir devlet nedir için buyrun.

ben ilk günden beri hobbes’u düşünüyorum. leviathan’ımızın işini yapmadığı aşikâr, ama hobbes’un bahsini ettiği bir de şu var: deneyim. hobbes’a göre insan bilime giden yolda sadece kendi deneyimlerinden öğrenmez, başkalarının deneyimlerinden de öğrenir. bu da konuşma sayesinde mümkün olur. hobbes’un televizyon görmemiş, görüntü kaydı teknolojisiyle tanışmamış olduğunu hatırlatalım. bugünse konuşmanın yerine devasa bir veri akışını koymak mümkün.

hobbes’ta deneyim aktarımı basitçe bir aktarım değildir. aktarılan zamanla aktarıla aktarıla, filtre edile edile, bir adım ileri bir adım geri toplumsal bir uzlaşıya dönüşür ve bilim bu toplumsal uzlaşı üzerine kurulur. insanlar konuşa konuşa tanımları bulur ve kendilerine hakikati verecek bilimi yapar.

bir sosyal psikoloji dersinde hocamız bir fotoğraf göstermişti. bir kalabalığın fotoğrafı. o kalabalığın takındığı onlarca yüz ifadesinin arasından, hepimiz en önce korku dolu olanı görmüştük. biz korkudan, acıdan gözümüzü ayıramayız. arkaik bir savunma mekanizmasıdır. bir mekâna girdiğimizde farkında bile olmadan tararız etrafı. güvenli mi diye. bu yüzden hepimiz gördük, eminim. burası güvenli değil.

bir süredir sosyal medyadaki yankı odalarının da, titizlikle sınırladığım takip listelerimin de etkisiyle benzer hisler ve düşünceler etrafında dönüyoruz gibi geliyor. en azından ben ve arkadaşlarım. başka ne isim bulabilirdik bize?: ikincil travma sahipleri. tweet atıp repost edebildiğimize göre gönderileri, yaşıyoruz. bazılarımız yakınlarını kaybetti, biliyorum. daha çok görerek etkilenenlerden bahsediyorum. travmatik bir deneyimin şahitliğinde kalanlardan. bu görme halinin bize bir şey öğrettiğini, bir bilginin altlığını oluşturduğunu biliyorum. bile isteye müdahale etmediler, bile isteye gösterdiler bize. ibret olsun diye.

çaresizlik ve öfkemizi konuşa konuşa bitirdik gibi. ki öfke eyleme gücünü kısa vadede yükseltse de sahibini de aynı kısa vadede içten içe tüketir. (spinoza’ya göre)

bu hafta değilse önümüzdeki hafta belki. unutuyoruz demeyeceğim. “unutmak istiyoruz.” ben istiyorum. küçüğüz çünkü. tek başımızayken. ki unutalım da zaten. sürekli kaygının gerçek tehlike anlarını bulandıran bir yanı var ve kaygının da eser miktarı gereklidir. hayatta tutar.

tespit etmeye çalıştığım şey bu kolektiflikle ne yapılabileceği. ne dediler, ne demek istediler, ne duyduk, ne anladık, ne öğrendik, ne yapabiliriz şimdi bu bilgiyle? nasıl bir bilim inşa edebiliriz?

hegel geldi aklıma sonra. köle efendi diyalektiğiyle. köle efendi diyalektiği/hikayesinde hegel şöyle bir varsayımsal evren kurar: insan türünün dünya üzerinde yeni yeni göründüğü zamanlarda iki insan birbiriyle karşılaşır. bu karşılaşma anına gelinene değin kendi başlarına buyruk yaşamış, kendi ihtiyaçlarını karşılamak dışında bir şey yapmamış bu iki insan bu karşılaşmayı yadırgamış olacaklar ki birbirlerini bir ölçüp biçerler. kimin daha güçlü olduğu, kimin kime tahakküm edeceği hesap edilir ama kağıt kalemle olacak iş değil veya kişilerin kağıt kalemi yok ki hızlıca bir savaşa girerler. neredeyse içgüdü gibi. üstüne üstlük bu hafife alınacak bir savaş da değildir. kazanan diğerinin hakimi/efendisi olacaktır. iki taraf da biyolojik varlığını yani hayatını kaybetmeyi göze almalıdır. taraflardan birinin korkusu ağır basar sonra. hayatını kaybetmeyi göze alamayan, korkan, çekilen bu taraf köle olur.

yazarınız burada hepimiz köleyiz demeye çalışmıyor. hikayenin devamını dinleyin.

artık korkan köle, hayatını kaybetmekten korkmayan da efendi olacaktır. efendiler varını yoğunu katarak savaşır. korkmayanlar efendi olurlar. nasıl isterseniz yazın, okuyun. kazanan efendi gibi duruyor.

artık köle, efendinin iradesinin uzantısı gibidir. efendinin canı elma isterse ona elma toplayacak olan köledir. efendinin karnının tok olması köleden sorulur. köle efendinin bir uzvu gibidir.

artık köle, tek başına yaşadığı az çalışıp çok takıldığı hayattan başka bir hayat yaşamaktadır. hem efendisi hem kendisi için yiyecek, içecek, konfor, neyse günün temel ihtiyaçları ve lüksleri onu karşılamaktadır. iki kişilik çalışmaktadır. lüksler muhtemeldir ki efendiye özgü.

artık köle, çalışmaktadır. çalışmanın kendisi yeni keşfedilmiş gibidir. ihtiyacından fazlası için çabalamak ilgili çağ için yepyeni bir şeydir. köle ya çalışacak ya hayatını kaybedecektir.

çağın imkanları malum, keşfedilecek çok şey vardır. köle çalışmayla hepsini birer birer keşfetmek durumunda kalır. efendisinin sonu gelmez isteklerini doyurmak için çalıştıkça doğayı da dönüştürür, değiştirir. insan köle yoluyla doğayı işlemeyi öğrenir. doğa ve köle birbirini şekillendirir.

efendiye dönelim. gözünüzde canlanan patates çuvalı kılıklı varlık imajına katılıyorum. eylemekten kesilmiş, her ihtiyacı karşılanan dolayısıyla çalışmak zorunda olmayan efendi zamanla doğayla ilişkisinden, yaşamla ilişkisinden kopar. evet efendi ölüm korkusunu yenmiştir. evet, efendi yaşamaktan baştan vazgeçmiş gibidir. yaşam efendi için vazgeçilebilirdir. hepsi yine aynı şeyi söyler.

efendinin yaşamdan vazgeçmişliğinin karşısında kölenin hayatını kaybetmekten korkuşu durur. köle çalışarak bu korkuyu unutur. hayatta olmak, çalışmak, doğayla ilişkisinde karşılıklı değişip dönüşmek köleyi şok edici korkudan uzaklaştırmıştır. köle halen elbette ölümden korkmaktadır. ama artık hayatı kocaman bir bıçak gibi kesen korku dinmiş, hayatta tutan, çalışmayı sürdüren bir kaygıya dönüşmüştür. günümüzde herkesin yokmuş gibi davranmayı seçtiği “öğrenmenin keyfi” de cabası.

bir gün gelir, köle efendiden insan olarak tanınmayı isteyecek gücü kendinde bulur. kölenin hedefi efendinin hayatına son vermek olamaz. köle efendiye muhtaçtır. çünkü insan olarak, bir denk olarak tanınmak istemektedir. bunu ancak başka bir insan yapabilir. efendi köleye muhtaçtır. çünkü kendisini insan olarak tanıyan tek varlığı insan olarak tanımamaktadır. efendinin köleyi insan olarak tanıması kendi insanlığını, insan olarak tanınışını mümkün kılacaktır.

şimdi dönüp bakınca hiç çalışmamışım gibi geliyor bana. anlatmamışım. hani serkan’a, tuğberk’e, duygu’ya anlattım tamam da teyzeme halama ne dedim? seçmişim seçeceğim akrabayı, sorun kan bağım olanlardadır belki diye hiç düşünmemişim. ben çiğdem’e mi yapacağım kuş gözleminin, doğayı sevmenin, ayrımcılığın kötü bir şey olduğunun propagandasını? bana mı yapıyorsunuz çocuk istismarının, kadınlara yönelik ayrımcılığın kötü olduğu hatırlatmasını? bir şey mi yapmış oluyoruz birbirimizin lugâtını düzeltince?

çalışmayı artık kol gücüyle ilişkili anacağım. bir süre çalışmayı meta ortaya koymakla, üretimle bir tutacağım. bir süre kendime akılla bedeni ayırmadığımı hatırlatacağım. bir süre çalışmaktan boz uzayı doldurmayı anlayacağım.

çalışmak korkuyu yener. üretmek keyiflidir.

çalışmak korkuyu yener. üretmek keyiflidir.

çalışmak korkuyu yener. üretmek keyiflidir.

tek başına çalışmak sıkıcı, beraber daha çok öğreniriz.

tek başına çalışmak sıkıcı, beraber daha çok öğreniriz.

tek başına çalışmak sıkıcı, beraber daha çok öğreniriz.

beraber çalışmayı öğreneceğiz.

Yorumlar

Yorum bırakın