Hayatımın ilk 19 yılını Ayvalık’ta geçirdim. Ayvalıklı olunmaz Ayvalık’a tatile gidilir diyenlerdensiniz, vallahi ben Ayvalıklıyım. Anne babam da oralı. Babamın babası 1905 yılında Midilli’den göçmüş Ayvalık’a. Bir gün mübadele ve göç konuşmak gerektiriyor bu da. Gelecek sayıların konusu olsun.
Biz konumuza dönersek; 19 yıl Ayvalık’ta yaşadıktan sonra sırasıyla İzmir’de, İstanbul’da ve yine İzmir’de yaşadım. İzmir’de yaşamaya devam ediyorum. Ayvalık’a da ayda bir gibi bir sıklıkla düzenli olarak gidip geliyordum ki… malumunuz. Risk grubundaki ebeveynlerimi taşıyıcı olma ihtimalime karşı korumak için bu ziyaretlerin arası dört aya kadar açıldı. Dört ay boyunca Ayvalık’a gitmedim ve geçen hafta “Yeter artık!” deyip yola koyuldum.
2011 tarihli Ekümenopolis belgeseli beni ciddi biçimde aydınlatmıştı. İstanbul denen şehir hızla büyüyordu ve kesintisiz bir metropol haline geliyordu. Şehrin merkezî, görece göze hitap eden, imkânlara yakın mekânları bir pazarlama ürünü haline getirilirken mekânı kötü gösterenler şehrin dışına itiliyordu. Beyaz gömlek ve siyah pantolon giyer ve uslu birer çocuk olurlarsa şehrin merkezine hizmet sektöründe çalışmak üzere geri dönebilirlerdi. Bu sayede literatüre “günlük göç” diye yepyeni bir kavram da kazandırabilirlerdi.
Kentsel dönüşümün, yerinden etmeyle ve soylulaştırmayla yakından ilişkisi var.
Peki soylulaştırma nedir? İngilizce’deki gentrification kavramını Türkçe’de bir grup sosyal bilimci “soylulaştırma” kelimesiyle karşılıyor. En temelde kavramdan benim anladığım şu: Bir mekânı, bir eylemi belli bir zümrenin kılma çalışması. Buradaki belli zümre elbette soylulara işaret ediyor. Soylular kimler? Bugün için konuşuyorsak “parası olanlar”. Soylu kelimesi geçmişteki saray erkanı/kraliyet ailesi anlamını taşımıyor artık. Taçlar çıkarıldı ama sermaye sabit kaldı sizin anlayacağınız.
Tüm bunlar Ayvalık’a nereden bağlanacaktı ey alesterekop?
Şöyle anlatayım: Bu satırları da çatısı altında yazdığım evimiz Ayvalık’ın merkezinde. Plajlara yakın değil, Rum evi değil, tarihi değeri yok. Zamanında mübadeleyle gelip yerleşmiş babamın anneannesi. Sonra babam ve kardeşleri büyümüş içinde. Kırk yıl öncesinde de babama kalmış nesilden nesile el değiştire değiştire. Anıtlar Kurulu’nun bu kadar keskin sınırlar çizmediği bir dönem olacak ki babam yıkıp bugün içinde yaşadığımız betonarme binayı yapmış. İki katlı, kendi halinde bir ev işte.
Çocukken değil ama büyüdükçe ve sosyoloji öğrendikçe fark ettiğim bir şey vardı: Bizim mahalle fakirdi. Mübadeleden sonra mülküne mülk eklememiş, zeytin zengini olmamış, kadınlarının belli bir yaştan sonra saçını boyatmadığı, örttüğü ama babaannem gibi örttüğü kırsal kesim insanıydı bizimkiler. İlçede köylü olmak büyük şehre göre daha kolay. İçinde tarihi Rum evlerini de barındıran bir sokakta, ekonomik olarak dar gelirlilerin temsilinin yoğun olduğu bir yerdeymiş bizim ev. Biz de o temsiliyetin bir parçasıymışız. O sıralar emlak fiyatları yüksek ama hep Çamlık denen ezelden zengin muhitte, denize sıfır yalılarda yüksek. Devlet erkanının rağbet ettiği söylenen adacıklar var mesela, o adalar pahalı.

Benim hafızam 2000’li yılların başına kadar takip edebiliyor bu hikayeyi. Harap halde bir Rum evi yok paraya alınır. Çünkü sahipleri ya yaşlanmıştır ya da vefat etmiştir. Yaşlanınca hem evi ayakta tutmak çok zor ve maliyetli hale gelmiştir hem de iki katlı Rum evlerinin merdivenlerini inip çıkmak zorlaşmıştır; bırakır evi, Ayvalık’ın çeperinden bir daire alırlar. Çocuklar desen, “Ayvalık’ta iş mi var?”, gitmişlerdir büyük şehirlere. Dedim ya, ev alınır yok paraya. Restore edilir, en az üç misline satılır. Mahalleli deli değildir, yandaki evi niye alsın.Mesela soralım 2000’lerin başındaki babama:
- Baba Demir Dayı’nın evi ucuzdu, niye almadın?
- Uğraşılır mı be onla? Çatısı akar, elektrik tesisatı çürümüştür onun. Hem benim evim var, niye alayım yandaki evi?
Garip gelebilecek bir alışkanlığımdan bahsedeyim: Gittiğim neredeyse heryerde emlak piyasasını takip ederim. Geçmişte örneğin tam zamanlı bir işte çalışırken ve sıkça seyahat ederken gittiğim şehirlerde işim gereği buluştuğum gençlere bizi gezdirdikleri yerlerin kira ortalamasını sorardım. Sonra da gülerdik elbette, komik mi komik çünkü.
Geçen hafta Ayvalık’a geldim. Bir emlak uygulamasını açtım, haritada yakınımdaki kiralık ve satılıkları göster dedim. Gözlerime inanamadım sayın takipçiler!! Milyar, milyor, siz bu kadar parayı nereden buldunuz?!
Önce az parası olanlar geldi, restore edilmiş o evleri aldılar. Mesela bu evlerden bir tanesi benim gözümün önünde beş kez el değiştirdi. Her el değiştirmede yeniden restore edildi. Ev ölmek istedi, bırakmadılar. Her el değiştirmede fiyatı arttı, hep bir tok satıcı hep bir kör alıcı buldu. Ayvalık’ın göbeğinde yaşam destek ünitesiyle ayakta duran o eve bir milyon üç yüz bin verildi en son.
Rousseau’nun bir lafı vardır: “Bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip “bu bana aittir” diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu.” Uygarlık kuruluş ilkelerine sadık bir biçimde yoluna devam ediyor. Şimdi rakamlar da saflara özel.
Canımı sıkan şeyi açıkça ifade etmek gerekirse babamın yıllardır çay içtiği kahvehanenin üçüncü dalga kahveci olmasına pek ısınamadım. Büyüyen şehirlerinden kaçıp gelenler şehirlerini de yanlarında getirdiler. Barista pakete dahildi. Bu da onlar için uzun vadede epey az şeyin değişmiş olması demek.
Bir de o Rum evlerini satan ailelerin çocukları var, çalışmaya giden. Sanmıyorum ki mahalleye geri dönebilsinler. Tıpkı yol yapımı için kesilen ormanların yerine dönmeyecek olması gibi. Biri doğa mirasıydı, biri kültürel miras. Özetle mesele mahalledeki evlerin el değiştiriyor olması değildi. Geriye Ayvalıklı ve Ayvalık diye bir şey kalmıyor olması ki bu kültürel de bir değişim. İkinci mübadele, ikinci yerinden etme…

Yorum bırakın