çünkü neden olmasın?

küçük harfli blog yazılarım neden olmasın? neden her gün değiştirmeyeyim bir önceki gün yazdığımı?

hayır, öfkeli değilim. duygularımı ve düşüncelerimi yakalamaya, anlamaya ve düzenlemeye çalıştığım bu meditatif günlerde sakinim. ismi lazım değil  sürecinin hatırlattığı, hayatımın ilk on dokuz yılı oldu. sıkılmaya, yalnız olmaya, evin içinde kendimi oyalamak için bir şeyler aramaya aslında alışık olduğumu bir hafta içinde fark ettim. evet, bisiklete uzun süreden sonra yeniden binmek gibi. sıkılmak hatırlamanın bir parçasıydı, ona da gereken zamanı ayırdım.

illa nedenlere ihtiyaç varsa; yazmayı öğrenmek istiyorum: bir tezi temellendirmek için; adımları izleyerek ve kavramları kullanarak. ama sıkılmak veya sıkıcı olmak da istemiyorum. “insana insan gerek” ilkesi gereği eğer bir kişi okuyacaksa bu monoloğu o da alıp başını gitsin istemem. bu yüzden burada vücut bulacak metinlerin hiç biri bir akademiklik iddiasında olmadığı gibi; “bir genç kızın gizli defteri” de değil bu.

yine de kavramlar konusundaki iddiasızlığımın altını çizmek isterim. felsefe deyince gözümde son zamanlarda sıkça bir havuz canlanıyor: bir kavram havuzu; bize düşenin içine girip yüzüp farklı kavramları yan yana koymak olduğu. birlikte düşünülünce ciddi (en azından bireysel) aydınlanmalar yaşatabilecek kavramlar var. yeri geldikçe beni aydınlatanları paylaşacağım. bir yandan da benim kavramlar havuzum epey sığ. bu yüzden her çağın, her dönemin, her filozofun katmansız yüzeyinden bildiriyorum. bu sığlıkta birbirine epey uzak dönemleri ve fikirleri birbirine bağlamak daha kolay. filozofla arama elçi sokmayı da sevmiyorum. eğer mümkünse birincil okumaları filozofun kendisinden yapmayı tercih ediyorum.

kavramın tarihselliği konusu hegel’den beri malum. bu yüzden kendi kişisel tarihim içinde bir kavramdan ne anladığım da değişiyor. (her okumada yeni okuduğuma ikna olma eğilimim de var.) değiştikçe kendimi güncelleyip, şerh düşeceğim kendime. değişimi gözleyebilmek ve çöpe dönüşmeden önce bu bloğu bir çeşit sözlük olarak da kullanabilmek için en ilkel (ben ve felsefenin ilişkisi ilkel, kabul edelim) versiyonunu da yayında tutmayı planlıyorum ama kendi yazdıklarımdan yüzüm kızarırsa (benim de ar damarım var) bir metni külliyen yıkıma uğratma ihtimalim de var. en son tercih edeceğim yöntem olsa bile. özetle bu site “oluşa tabidir”.

zannederim okuduklarım üzerine yazmak bu sitenin ana eylemi olarak tanımlanabilir. salt felsefe okumuyorum ama “düşünmek ancak kavramlar aracılığıyla olduğunda düşünmektir” dendiği için bana, her okuduğumu bir kavramla ilişkilendiriyorum ister istemez. bu yüzden belki biraz edebiyattan da dem vururuz.

son bir haftada freud’un “uygarlığın huzursuzluğu” kitabını okudum ve oldukça fazla etkilendim. ilk yazının bu kitaba dair olması muhtemel.

bekleyip görelim derim.

6 nisan tarihli not: bunu en temelde bir konuşma ihtiyacından yaptığımı fark ettim sonra biraz daha üzerine düşününce. lisans döneminde şöyle ders çalışırdım: okuyacağımı okur, alacağım ders notunu alır, sonra gider karşıma çıkan ilk tanışa hiç felsefe bilmeyen birine anlatır gibi anlatırdım. sorular sorulur, tartışmalar açılır, konu zihinde kendine oturacak yer bulurdu. şimdi ilişkilerimiz uzak mesafeli ilişkilere dönüşmüşken en sevdiğim iletişim yöntemine dönebiliriz.

Yorumlar

Yorum bırakın